|

İNSANİ TEŞKİLATLARIN PARİS BULUŞMASI (1)
Zıtlıkların
ittifakı
Fehim
Taştekin - PARİS
11 Eylül'den
bugüne soluduğumuz her günü, "NGO'lar" şeklinde neşvünema
bulan insani yardım ve insan haklarını savunma teşkilatları
açısından 10-20 yıl sonra nasıl bir tanımlama bekliyor?
Biraz kötümser bir tabirle Amerika'nın terör listesine alınma
korkusunu yaşayan yada fiilen bu damgayı yemiş olan söz konusu
kuruluşların yaşadığı her an yarınlarda "kabus günleri"
olarak anılacak.
Kötümser bir tabir diyoruz çünkü yarın konusunda bir fikrimiz
yok. Gelecek gün arkamızda bıraktığımızı aratır diye endişe
duymadan edemiyoruz. Daha dün demokrasi ve insan haklarının
gelişmesi ve korunmasında NGO'lara biçilen rolün büyüsüne kapılmıştı
herkes.
Ama bu büyü bir yılı biraz aşkın bir süre içinde sadece İslam
dünyasının NGO'ları açısından değil bunlarla işbirliği yapmakta
bir beis görmeyen bağımsız, anti-globalist yada özgürlükçü-liberal
hatta anarşist (tabi ki hepsi de batılı olan) NGO'lar ve onların
gönüllü çalışanları için kara büyüye dönüşüverdi.
Amerika'nın
11 Eylül kılıcı Huntington'un "Medeniyetler Çatışması"
tezini haklı çıkarırcasına Müslüman kesimlerin yer aldığı kuruluşlar
üzerinde sallanıyor olması bu yakadaki NGO'lar dünyasında yeni
arayış-kavrayış hatta kimi sorgulamaları beraberinde getirdi.
Düne kadar birbirine karşıt konum belirleyen İslamcı-Hıristiyan-Marksist-Liberal
gibi zıtlıklar dünyasının temsilcileri, 11 Eylül'le start alan
"uluslararası terörizme karşı mücadele" gibi ucube
fakat Amerikan çıkarlarına uygun olarak dünyanın yeniden şekillenmesinden
başka bir amaca hizmet etmediği anlaşılan bir kampanya sayesinde
birbirine muhtaç hale geldi ve birtakım ödünç kavramları devreye
sokarak yeni bir yakınlaşma süreci başlattı.
Bu yakınlaşmanın anlamlı bir örneğine birkaç gün önce Fransa
ev sahipliği yaptı.
 |
11 Eylül
sonrası açık bir tehditle karşı karşıya bulunan bu kuruluşların
önde gelenleri Paris'te bir araya gelerek, 11 Eylül sonrası
NGO'ların durumu; bu kuruluşlara yönelik açık ve gizli tehditler,
uluslararası koruma gereksinimi ve korunmanın yasal yolları;
BM, AB, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi gibi uluslararası
örgütlerle ilişkiler; uluslararası hukukun bireyleri koruyamaz
yorumlara sürüklenmesi gibi her biri derinlemesine irdelenmeyi
gerektiren geniş bir yelpazede fikir jimnastiği yapıp kararlar
aldılar.
İnsani Yardım
Teşkilatları Paris Konferansı, Amerika, Avrupa, Asya, Uzak Doğu
ve özellikle Arap dünyasından çok sayıda insani yardım kuruluşu
ve insan hakları temsilcisinin yanı sıra bu alanda uzman, akademisyen
ve onlarca insan hakları aktivistini bir araya getirdi.
9-10 Ocak tarihlerinde Paris'te kurulu bulunan "İnsan Hakları
İçin Arap Komisyonu" tarafından organize edilen bu konferansın
finansörü ise Avrupa Parlamentosu idi.
Türkiye'den
bu konferansa NGO'lar arasında Kafkas Vakfı ve Mazlumder davetliydi.
Kafkas Vakfı Dış İlişkiler Koordinatörü Mustafa Özkaya ile birlikte
biz de bu konferansta yer aldık.
Ayrıca Kafkas Vakfı "NGO'ların Kafkasya'da Ateşle Dansı"
başlıklı 14 sahifelik özel bir raporla konferansın gündemine
farklı bir boyut ekledi.
Bu konferansa
ilgisini esirgemeyenler arasında UNESCO, Amnesty International,
Uluslararası Kızıl Haç gibi kuruluşlar da vardı.
Konferansın asıl amacı başlı başına Amerika'ya karşı sivil bir
tepki organizasyonu gerçekleştirmek değildi.
Bu konferansı anlamlı kılan şey bir şekilde 11 Eylül mağduru
olan yada bu süreçten doğrudan veya dolaylı etkilenen kuruluşların
bir araya gelmesini sağlayan organizasyonun finansörünün Avrupa
Parlamentosu olmasıydı. Belki de bu konferansın Avrupa tarafından
destekleniyor olmasının taşıdığı anlam en az konferansın amaçları
arasında deklare edilen NGO çalışanlarının uluslararası alanda
çalışmalarını kolaylaştıracak ve onlara koruma sağlayacak mekanizmanın
oluşması için BM sunulmak üzere hazırlanacak taslak metni kadar
önemliydi.
Tabi ki bu basit bir NGO faaliyetinin finansmanı olarak geçiştirilebilir
bir durum değil.
Güney Afrikalı lider Nelson Mandale önceden bu konferansa katılacağını
bildirmiş ve katılmama durumunun ancak sağlık sorunları olduğu
takdirde sözkonusu olabileceğini kaydetmişti. Ama maalesef katılamadı.
Mandela'nın konferansa ilgisini herkes çok önemsiyordu.
Avrupa, Amerika'nın ikiz kulelerin külleri ve molazları üzerine
inşa ettiği savaş çığırtkanlığından rahatsız. Sözgelimi Tony
Blair, Amerika'nın yedeğinde yürüttüğü politikalar nedeniyle
kendi parti tabanını kaybetme tehlikesi içinde. Blair için çalan
bu tehlike çanları Irak'a operasyona destek veren yada muhalefet
etme yeteneğinden yoksun diğer Avrupa ülkeleri için de geçerli.
Avrupa ülkelerinin iç kamuoyunda oluşan savaş karşıtı tepkilerin
yanı sıra siyasi elitlerinin taşıdığı kaygılar da artış trendinde.
Bu kaygıları besleyen önemli bir husus var: Avrupa siyasi eliti,
Amerika'nın Afganistan'da kullandığı, Irak'ta kullanacağı silah
ve Arap-İslam dünyasının hassasiyetini hiçe sayarak Filistin'e
karşı İsrail'e verdiği açık desteklerin büyük bir geri besleme
yapacağını görüyor. Bu geri beslemenin şiddetinden endişe duyuyor
ve biriken öfkenin Amerika'ya verdiği destek nedeniyle kendisini
vuracağından korkuyor.
 |
Sözgelimi
Fransa ve İngiltere'de yüzbinlerce Arap yaşıyor. Kendi sokakları
Filistin ve Irak'taki acıları hisseden insanlarla dolu. Ve Arap
yarımadası Avrupa'dan bir soluk ötede. Bu nedenle Avrupa, Amerika'nın
estirdiği kum fırtınasında kendi günahının olmadığını ispatlar
gibi bir gayret içerisinde. Avrupa NGO'ların şiddetli bakışlarını
kendi üzerinden Amerika'ya çevirmek istiyor. Paris konferansı
bu noktada Amerika'nın NGO'lar üzerinde estirdiği terörü afişe
ederek önemli bir rol üstlenmiş izlenimi vermekte.
Bu konferans
Amerika'ya verdiği mesajın yanı sıra Arap ve İslam ülkelerine
yönelik son derece kritik eleştiriler ve durum tespitleri nedeniyle
de gözardı edilemeyecek unsurlar da içeriyor. Paris konferansı
bir başka yönüyle monarşik, otokratik, despotik rejimlerden
çok çekmiş insanların ve kuruluşların bir buluşmasıydı.
Mesela tanıştığımız insanlar arasında insan hakları mücadelesi
nedeniyle kendi ülkesinde yasaklı olanlar ve vatanlarına dönemeyenler
vardı.
Bu buluşmada farklı konseptlere sahip insanlar seviyeli bir
ortamda meselelerini tartışma fırsatı buldu.
Tartışmalara katılanlar arasında Ortadoğu'da bir İsrail gerçeği
olduğu ve birlikte yaşamanın yollarının aranması gerektiğini
savunanlar da vardı, onlarca yıldır İsrail işgalinin neden olduğu
sürgün yaşamının parçası olan yada mülteci kamplarında bir ömür
çürütmüş hatta Arap-İsrail çatışmalarında birinci dereceden
yakınlarını yitirmiş insanlar da.
Öndeki Filistinli
arka sırada oturan çiftin Yahudi olduğunun bilincindeydi. Ama
herkesi burada buluşturan "insani" amaçlar için var
olma kaygısıydı.
|