|
|
BİTMEYEN
BİR SÜRGÜN
|
|
| |
FEHİM
TAŞTEKİN*
|
|
Sürgün ve soykırımın
bir alınyazısı gibi algılandığı bir coğrafyadan bahsedilecekse bu
da Kafkasya olmalıdır. Sürgün emperyalist devlerin iştahını kabartan
bu coğrafyada bir kez yaşanmış ve tarihin yapraklarında kalmış bir
olgu olmadığı gibi Rusya'nın en az üç yüzyıllık soykırım politikası,
21.yüzyılda bile Çeçenistan'da 500 bin insanı mülteci konumuna sokarak
sona ermediğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden
atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken
hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır. Bu nedenle bugünü
dün ile birlikte konuşmak zorundayız.
Bir milletin yok
ediliş fermanı
İkinci Dünya Savaşı'nda
İngiliz ve Amerikalıların da yardımıyla Nazi Almanyasının Ruslara yenilmesinin
faturasını ödemek zorunda kalanlar yine Kafkasyalılar oldu. Almanlar Kafkasya'dan
çekilirken onlarla birlikte Avrupa'ya geçmiş binlerce Kafkasyalı, Yalta
Anlaşması gereği iadelerine karar verilerek Rusların insafına terkedilirken
Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere
Karaçaylılar, Balkarlılar, Kırım ve Ahıska Türkleri için ayrı bir ferman
hazırlanmıştı. Kafkasyalılar yeni bir felaketin eşiğindeydiler.
Stalin'in verdiği bir kararla Kafkasya'da geniş çaplı bir soykırım hareketi
için düğmeye basıldı. 23 Şubat 1944 tarihi Çeçenler için 1864 ve 1920'deki
sürgünlerin tekrarı sayılırdı. Açıkça bir soykırıma start veren Stalin'e
bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği, 3 gün içinde 400 bin Çeçen ve
90 bin İnguşu vahşi bir şekilde Orta Asya ve Sibirya'ya istikametinde yol
alan hayvan ve yük trenlerine tıkmayı başardı. Sadece 2 bin kişi dağlara
kaçarak Rus askerlerine yakalanmaktan kurtuldu. Sürgünün acımasız halkasına
Kuzey Osetya'da yaşayan Çeçenler de dahil edilmişti.
Sovyet Rusya, sürgün operasyonu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş,
kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya"
gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti.
Ayrıca sürgün edilen İnguşlardan ise henüz bahsedilmiyordu. Bu arada Çeçen-İnguş
ÖSSC, 7 Mart 1944'de resmen lağvedilmişti.
Almanlara destek iddiası
Rusların sürgün gerekçesi,
bu halkların büyük bir kısmının Almanlarla işbirliği yaparak ihanet ettikleri
iddiasına dayanıyordu.
Her şey kimsenin beklemediği anda hatta psikolojik felçlere neden olabilecek
derecede ani olarak gerçekleştirildi. İnsanlar Rus askerlerinin bayram
günü olarak kutladıkları 23 Şubat'ta apar topar tutuklanarak sürgün edilmişlerdi.
Her aileye 20 kg. bagaj için izin verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına;
evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin
en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Kısacası insanların yüzde
20'si hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşların yakasını
yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde
gerek iklim koşulları gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın
hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının
sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydedilirken soykırım
yalnız fiziksel ve maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp insanların entellektüel
birikimlerini de silip süpürdü, kültürel değerlerini aşındırdı.
Sovyet Rusya'nın genelindeki polis devlet anlayışı bu insanların yaşadığı
bölgelerde daha katı bir hale büründü. Sürgün yerlerinde her on eve bir
gözlemci düşüyor, her ay insanlar gidip kayıtlarını yeniliyorlardı, bir
çok şeyi yapabilmek için polisten önceden izin almak gerekiyordu. İnsanlar
bulundukları yerlerden ancak üç kilometre öteye gidebilme hakkına sahipti;
daha uzak mesafelere gidebilmek için ise özel belge çıkartmak şarttı. Bu
tür sıkı politikalar sürgünün yarattığı psikolojik soykırımın etkisini
daha da arttırıyordu.
26 Kasım 1948'de SSCB bir bildiri ile sürgün hayatına mahkum edilmiş insanların
sürgün hallerini süresiz kılmaktaydı.
Kafkasya'nın Ruslaştırılması
Rusya'nın soykırıma
yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya'da genel kontrolün güvence altına
alınması açısından stratejik bir anlama sahipti. Zira güneyden gelecek
bir saldırıda buralar tampon bölgeydi. Bunun dışında Kuzey Kafkasya halkları
Slav olmadıkları gibi Müslüman olmalarının yanısıra Rusya karşıtı ve anti-komünisttiler.
Bu stratejik nedenden dolayı nüfus soykırımı yalnızca sürgün olarak karşımıza
çıkmıyor aynı zamanda sürülen halkların yurtları Ruslaştırılıyordu.
Ruslaştırmanın gizlenmesi amacıyla diğer bazı milletler sürülenlerin yerlerine
yerleştirildi. Bu bağlamda Çeçen-İnguş topraklarına yalnızca Ruslar değil,
Osetinler, Avarlar, Darginler ve Ukraynalılar da getirildi. Demokrafik
yapıya yapılan bu müdahale Kafkasya'nın yerel halkları arasında bir çatışma
zemini hazırladı.
Mesela kenar bölgeler Kuzey Osetya'ya katıldı. Bu, gelecekte bağımsızlığın
yeniden kazanılması yolunda ortaya çıkabilecek ulusal eğilimlerin gücünü
kırmak için bölgesel sorunları tahrik amacıyla yapılmıştı.
Geri dönüş sancısı
1953'den sonra Kruşçev,
Stalin karşıtı bir siyaset yürütmek zorunda kalınca yapılan soykırımın
Komünist Partisi'ni, dolayısıyla da Rusya'yı zora soktuğu anlaşıldı. Muhalefetin
baskıları karşısında Kruşçev'in kendisini bu dönemden ayrı tutma çabası
Çeçen ve İnguş halklarının yurtlarına geri dönebilmeleri yolunu açmıştı.
1955 Haziranında kendi dillerinde kültürel ve eğitim faaliyetleri gösterebilmelerine
izin verilmiş, onlar ise şeref ve itibarlarıyla birlikte topraklarının
da iadesini, özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep etmekteydiler.
Yaklaşık 30 bin kişi yurtlarına yönetimin izni olmaksızın döndü. 1956 yılındaki
Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve
Kalmıkların zulme uğradığını itiraf etti. Hatta o zaman, savaş SSCB lehine
sonuçlandığından dolayı sürgünlerin gereksiz olduğu da belirtiliyor, Stalin
tarafından bu halklara yöneltilen suçlamaların ve sürgün politikasının
yasadışı olduğu vurgulanıyordu. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım
1956'da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi
kararını aldı.
9 Ocak 1957'de ise Üst Konsey, Çeçen-İnguşetya'nın RSFSC bünyesinde ÖSSC
olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya
geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç
bölge bu ülkeye bağlandı.
Geri dönüşün dört yıl içinde bitirilmesi gerekiyordu. 1944'den 1956'ya
kadar oniki yıl süren Ruslaştırma girişimleri bir dizi sorun yaratmış,
mesela konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginliğe
yolaçmış hatta 1958'de yaşanan silahlı çatışmalarda birçok kişi yaşamını
yitirmişti.
Kırımlılar hala
sürgünde
Sürgün kararının vurduğu
bir diğer halk ise Kırım Tatarları'ydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün
furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla
sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin
191.044 kişi olduğunu açıklamıştı.
Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen
insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar
sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayatı Çeçenlerden
daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları
dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terkettiği
topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri,
işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı.
En basitinden camiler ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek
Sovyeti'nin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz
ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı
ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi
başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel vardı. Özellikle
nüfus dengesinin Ruslar aleyhine bozuluyor olması, Orta Asya Cumhuriyetleri'nin
kalifiye elemanların dışarıya çıkışını önlemeye dönük zorlaştırılmış prosedürleri,
Ukraynalılar açısından Kırım'ın ileride bağımsız olma isteği, Ukrayna ekonomisinin
içinde bulunduğu aşmazlar geri dönmek isteyenlerin önünde birer engel olarak
durmaktadır.
Vatanlarına hasret
bir halk: Ahıskalılar
Öte yandan Birinci
Dünya Savaşı'ndan beri Rusya'nın sürgün acısını tattırdığı Ahıska Türkleri,
yıllarca çektikleri acılar dinmeden ikinci bir dramla karşı karşıya kaldılar.
İkinci Dünya Savaşı'nda binlerce Ahıskalı Alman cephesine sürülerek heder
edildi. Bu insanlardan binlercesi cephede hayatını kaybederken binlercesi
de sakat bırakıldı. Ahıskalıların yüzyüze oldukları en büyük dram ise gittikleri
ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Özbekistan,
Kazakistan, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını
sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım
fitneler sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin
ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krasnador
ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. En
büyük sorunları ise hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda
ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına
kabul edildi. 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde
yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu.
2 Kasım 1943 Karaçaylılar'ın
kara günü
Karaçaylılar ve Malkarlılar
da Stalin'in sürgün kararının hedefinde olan halklardı. 2 Kasım 1943'te
Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir
süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk
etmek istemeyenler ise anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı
kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi.
2 Kasım 1943 tarihinde
sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı
Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan
ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti.
8 Mart 1944'de Malkar bölgesindeki insanları da aynı akıbet bekliyordu.
Sürgünün öteki
yüzü: DRAU FACİASI
Kafkasyalıların 1944
çilesi, sadece Kafkasya ile sınırlı kalmayıp Rusya'dan bir şekilde kaçmış
veya Almanların esiri olarak ya da bölgeden çekilen Almanlarla birlikte
Avrupa'ya getirilmiş binlerce insanın karşılaştığı dram ile başka bir boyut
kazanmıştır. Drau faciası 1944'ün öteki yüzüdür. İngiltere ve Amerika,
bu facianın tezgahlayıcıları olarak tarihe geçmiştir.
1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın
kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden
birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine
sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika
ve İngiltere bir anlaşma yaparak İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu
bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verdi. Bu Stalin'in
ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalı insanlar için yeni
bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri
için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi.
Ancak İngilizlerin siciline kara bir leke olarak geçecek olan oyunlarla
karşılaştılar. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler
Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce
silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara
teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine
İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur.
Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu
ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla
nehre atlamayı tercih etti.
Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında
Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü.
Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır:
"Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları
ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan
sadakatları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler."
*Fehim
Taştekin, Ajans Kafkas Genel Koordinatörü
|