|
Gürcistan'ın
gözü Türkiye'de
Önde
gelen Hıristiyan Gürcü milliyetçileri zaman zaman Türkiye'den açıkça
toprak talebinde bulunmaktan geri durmuyorlar. Gürcü yayılmacılığını
pohpohlamaya çalışan bu çevreler, en azından Doğu Lazistan adını
verdikleri Ardahan, Artvin, Oltu, Tortum, Bayburt, Gümüşhane, Trabzon,
Giresun'u geri almakla yetinebilecekleri daha fazlasını istemediklerini
yazmaktan geri durmuyorlar.
Gürcülerin
bu isteklerini ortaya koyan en ilginç yazı 14 Aralık 1945'de Titlis'te
bir gazetede "Türkiye'den Haklı İstemlerimiz" başlığı
ile yayınlandı. S. Canaşia ile N. Berdzenişvili'nin imzalarını taşıyan
bu makale, 20 Aralık 1945 tarihinde Moskova'da yayınlanan Pravda
gazetesinde de çıktı. Makalenin bir çevirisi Tarih ve Toplum Dergisi'nin
Ekim 1987 tarihli 46'ncı sayısında yayınlandı. Çeviri aynen şöyle:
"Özgürlük savaşının başarıyla sona ermesiyle üstün gelen demokrasi,
bir barış ve güvenlik kalesi olarak kurulmaktadır. Özgürlükçü halklar,
bu kuruluş içinde hak ettikleri yeri almak istiyorlar, en sevdikleri
ereklerine ulaşmak istiyorlar. Faşizmin yenilgiye uğratılması davasına
önemli katkıları olan Gürcistan halkı, kendi haklı istemlerini açıklamak
hakkını da kendinde gördü.
Öncesiz
çağlardan beri bizim olan toprakların Türkiye'nin zorla elimizden
alarak kendi topraklarına katması nedeniyle dünya kamuoyuna sesleniyoruz.
Sözkonusu olan çiğnenen önemsiz topraklar değil, tersine halk olarak
bizim kişiliğimizi belirleyen elimizden zorla alınan anayurdumuzdur,
diri ulusal gövdemizi ikiye bölen kıyımdır.
Sözkonusu
olan Gürcü halkının yüzyıllardır süregelen savaşımıdır. Gürcü halkı
tarihin en eski çağlarından beri Büyük Toros Dağları'ndan Büyük
Kafkasya'ya dek uzanan bu topraklar üzerinde yaşadı, çalıştı ve
savaşım verdi. Gürcü halkı, hep yeni yeni uygarlık merkezi ve devletler
kurarak şaşırtıcı dirimsel ve yaratıcı yeteneğini, anayurduna olan
sarsılmaz bağlılığını, varlığını savunarak çelik istencini kanıtladı.
Gürcü
halkının asıl ataları, İ.Ö. 2000 yıllarında Önasya'da yaşayan ve
buranın ilk yerlileri olarak bilinenler Hititler ve Subarlar'dır.
Önasya'nın bu iki yerli halkları, tüm eski dünyanın Gürcüce Gali
(şimdi Kızılırmak) olarak bildiği bu ırmağın büyük kıvrımında, Dicle
ve Fırat'ın yukarı bölgelerinde tarım ve demir-çelik alanlarında
büyük kültür merkezleri kurdular. İ.Ö. birinci 1000 yılın ilk yarısında
Urartu Devleti, Hitit-Subar uygarlık bayrağını eline alarak daha
da geliştirdi. Bozkır fatihleri, Hald Devleti'ne son verdiler. Ama
Gürcü halkı, zamanla kuzeye doğru yer değiştirerek yeni devletler
ve kültür merkezleri kurdu. Böylece, yüzyıllardır sahip olduğu uygarlığın
kesintisiz gelişebilmesi için gerekli yaşama gücünü kendinde buldu.
Urartu Devleti'nin yerine, doğuda İberya, batıda Kolhida olmak üzere
iki yeni Gürcü devleti kuruldu.
Aynı
organik ulusal gövde üzerinde yeni kurulan bu eski Gürcü devletleri,
eski ulusal toprakların en önemli bölümünü hala ellerinde tutuyorlardı.
Eski Yunan yazarlarının bildirdiklerine göre, Sasper, yani İberya
Devleti, İ.Ö.6.yüzyılın ortalarında Önasya'da kurulan en büyük dört
devletten birisiydi. Bu devletin sınırları Kalahena'ya ve Adiabena'ya,
yani Büyük (Doğu) Toros Dağları'na dek uzanıyordu. Eski Hitit İmparatorluğu'nun
ana bölgelerinden birisi olan bugünkü Sivas İli'nin doğu bölgesi,
yani dağlık Pariadra bölgesi, M.Ö.daha ikinci yüzyılın başlarında
İberya'ya aittir. İberya burada daha Strabon zamanında Galis ağzından
doğuya doğru uzanan Tibaraniye bölgesinden Karadeniz'e açılıyordu.
M.Ö. 66 yılında Pompeis'dan kaçan Pontus Kralı Mitriades yukarı
Fırat bölgesinde eski bir Gürcü kenti olan Hudzen-Hoten yerlileri
İberlerle çarpışmaya tutuştu.
Tibaraniya'nın
doğusunda, Karadeniz kıyıları boyunca başka bir Gürcü devleti uzanıyordu.
Bu devlet, "tarihin babası" sayılan Herodotos'un bildirdiğine
göre, 6.yüzyılda Önasya'da kurulan en büyük dört devletten birisi
olan Kolhida devletiydi. Bilim, Gürcüce Egrisi denilen Kolhida devletinin
sınırlarına ilişkin oldukça güvenilir kaynaklara dayanıyor. M.Ö.
400 yıllarında Kolhida'ya gelen ünlü Yunanlı yazar ve başkomutan
Ksenofon, Trabzon ve Kerasunt'un (şimdi Giresun) Kolhida kentleri
olduğunu, Trabzon ve çevresinde Kolhlar'ın oturduğunu söylüyor.
Ksenofon, onbinlerce askerden oluşan birliğiyle Trabzon yakınlarındaki
Kolh köylerinde tam bir ay kalarak, burada Kolhida'nın öteki bölgelerine
yıkıcı baskınlar yaptı. Güney, daha doğrusu Güney-Batı Gürcistan'ın,
yani Çoruh Irmağı'nın doğduğu yerden başlayarak batıya doğru uzanan
Kolhida'nın ve Kura Irmağı'nın doğduğu yerden ve Çıldır Gölü'nden
doğuya doğru uzanan İberya'nın tüm toprakları üzerinde, en eski
çağlardan beri, sonraları Gürcü ulusunu oluşturan Gürcü boyları
oturuyordu. Gürcü halkı, varlığını ve konumunu korumak için, kendini
tarihin sahnesinden silmek isteyen düşman güçleriyle 3000 yıl boyunca
savaşıp durdu. Ama Gürcü halkı hiçbir zaman ulusal bilincini yitirmedi,
büyük geçmişiyle olan sarsılmaz bağlarını koparmadı ve kutsal haklarından
vazgeçmedi. Kendisinden güçlü düşmanlarının saldırıları karşısında
zorunlu olarak geçici bir süre için geri çekildi. Gürcü halkı, gücünü
yeniden toplayarak düşmanına saldırdı, istilacıları tehdit etti
ve elinden zorla alman topraklarını geri aldı. Miladi yılların başında
Romalılar, Kolhida'yı fethettiler. Daha sonraları, 4.yüzyılda Doğu
Kolhida'da, Gürcüce eski ulusal adı Eğrisi olarak Lazika, yani Laz
Devleti kuruldu. Lazika'nın, Kolhida'nın kalıtçısı ve Lazlar'ın,
Kolhlar'ın torunları olduklarını kimse yadsıyamaz. Bu görüşü, 6.yüzyıl
Bizans tarihçisi Prokopios Kessariyskiy doğrulamaktadır:
"Kolhlar'ın, Laz olmamaları mümkün değildir.
Kolh adı şimdi, öteki birçok halklarda olduğu gibi, Laz adıyla değiştirildi."
Prokopios'un genç çağdaşı ve yurttaşı olan Agafios daha açık olarak
şöyle diyor:
"Çok
eski çağlarda Lazlara Kolh denildiğini ve Lazların gerçekten Kolhlar
olduklarını Fazis, Kafkasya ve gevre ülkelerin halklarını tanıyan
herkes bilmektedir."
Aynı Bizans yazarı "Lazlar, öteki güçlü halklara egemen olan
güçlü ve yürekli bir halktır" diyor ve ekliyor:
"Onlar, eski Kolh adından çok gurur duyarlar, bunun bir nedeni
olmalıdır"
Ama yalnızca Doğu, yani Rion Kolhidası yoktu, bir de Batı yani Çoruh-Trabzon
Kolhidası vardı. İşte bu nedenle, Batı Kolhida halkına, ki bu sonuncusu
Lazika'yla bir devlet olarak birleşmemiş olsa da, Laz denirdi. Laz
adı, bundan sonraki tüm çağlarda Çan, Hald adlarının yanında Batı
Kolhida halkı için kullanıldı. 10. Yüzyılda bir Gürcü yazarı, bir
Bizans yazarının "Lazika kenti Trabzon" sözünü olduğu
gibi kendi anadiline şöyle çeviriyor: "Megrel ülkesinin kenti
Trabzon'dur."
Trabzon İmparatorluğu hükümdarlarına (1204-1461) İstanbul'da "Laz
hükümdarları", sahip oldukları topraklarda bazen Lazika, bazen
Kolhida denirdi. Bu Laz boyunun tarihsel yerleşim bölgelerinin sınırlarını
açıklamak için akademisyen Marra'nın verdiği bilgiler ilginçtir:
"İstanbul'da, Türkiye'nin Karadeniz kıyılarında yaşayan herkese,
hatta Samsunlulara ve Sinoplulara Laz denir. Erzurumlulara da Laz
denir. Bir de Gümüşhanelilere ve tüm kıyı sakinleıine."
Ortaçağ'da,
Gürcistan'ın siyaset ve kültürel birliğinin çekirdeğini İberya'nın
ana bölgesi olan Kartli oluşturuyordu. Doğu Gürcistan hükümdarı
olarak ünlenen Vahtang Gorgasal'ın (ölümü,502) bu yönde önemli çabaları
olduğunu görüyoruz. Gorgasal'ın çabalarını 6.yüzyılda Persler engelleyemedi.
Ama feodal temele dayalı bir Gürcü devletinin (VI.yüzyıl) yeniden
doğuşu ve Kura Irmağı vadisindeki ilk başarıları Arap fetihleriyle
durduruldu. İstilacılarla yapılan çarpışmalar ve ulusal göçlerin
ana örgütlenme merkezi zamanla Güney Gürcistan topraklarına kaydı.
Yani, Çoruh Irmağı'nın yukarı bölgesindeki Güney Gürcistan bölgesi
Seper'in (şimdi İspir) hükümdarları olan Bagrationlar'ın Bayburt'ta
özel yurtlukları olduğunu bilmekte yarar var. Çünkü bu hükümdarlar
l0.yüzyılın sonunda tüm Gürcistan'ı birleştiren ulusal bir hanedanın
temellerini oluşturdular. Ama daha birleşmeden önce, Gürcistan'ın
yalnızca bir bölümünü oluşturan Tao-Klarceti'nin prensleri olan
Bagrationlar, Güney Gürcistan topraklarının önemli bir bölümünü
geri almışlardı. Böylece, III.David, 979 yılında İmparator Vasiliy
Bolgaroboyets'i Kariya'dan (Erzurum bölgesi), Hark ve Arahunik'ten
(Van Gölü'nün kuzeybatı bölgesi, o zaman buralarda Ermeniler oturuyordu),
o zaman önemli bir kale olan Hald-Ariç'den (yani Hald yerleşme bölgeleri)
ve Erzurum'dan Trabzon'a giden anayol üzerindeki Klisura'dan (geçit),
Çoruh Irmağı'nın yukarı bölgesi olan Çor-Mayri'den vb. bölgelerden
geri çekilmeye zorladı. 80'li yıllarda David, Dercan (şimdi Tercan)
ve Taron bölgelerini alarak sınırlarını güneybatıya doğru daha bir
genişletti ve 997 yılında Manaskelt'i (Malazgirt) aldı. Böylece,
Gürcistan'ın güney sınırları Van Gölü'nden Erzincan'a dek genişlemiş
oldu.
9.-10.
Yüzyıllarda Güney Gürcistan prensiplerinde Araplar tarafından Kara
vadisinde durdurulan Gürcistan kültürü görkemli bir biçimde gelişti.
Çoruh havzasının tüm bölgelerinde Kura ve Fırat'ın yukarı bölgelerinde
bulunan Bana (Oltisi bölgesi, şimdi Oltu), Hakuli (Tortum yakınlarında),
Oşki (aynı yerde), İşhani Tskaros-Tavi, Tbeti Handat gibi Gürcistan
mimarisinin özgün dev yapıtları yükseldi. Görkemli anıtları dikildi.
Georgiy Merçuli, Mikael Modrekili (marş yazarı ve besteci), Ioane
ve Yevfımiy Mtatsmideli vb. gibi önde gelen devlet adamlarıyla temsil
edilen Gürcü yazını dili Tao-Klarceti'de gelişerek büyük boyutlar
kazandı.
Yani
burada, feodal dönem Gürcistan'ın birlik bilinci son biçimini aldı.
11.-l3.yüzyıllarda, Gürcistan halkının yaratıcı kültür güçlerinin
görkemli bir biçimde gelişmesinde, Güney Gürcistan en ön sıralarda
yer aldı. Güney Gürcistan'ın, anayurduna ne gibi oğullar yetiştirdiğini
anlamak için Büyük Rustaveli, Bek Opizari, Beşken Opizari gibi eşsiz
usta sanatçılarını, Gürcistan'ın felsefi düşüncesinin gururu olan
İoane Petritsi'nin, Georgiy Mtatsmideli ve Efrem Mtsire gibi önde
gelen fılologlarm ve tarihçilerin adım belirtmek yeter.
Gürcistan'ın
doğal gelişmesi Moğol akınlarıyla kesintiye uğradı. Gürcü halkı,
aralıklı olarak hemen hemen 200 yıl, kendi özgürlüğünü ve kültürünü
savunarak özveriyle savaşım verdi. Batı dünyası, kuzeyde büyük Rusya'nın
ve o dönemde güneyde güçlü bir Gürcistan'ın, göçebe istilacıların
korkunç saldırılarını zayıflatan başlıca engeller olduklarını anımsamalıdır.
Ama bu durum, Gürcü halkının telafi edilmez kayıplar vermesine neden
oldu. Gürcistan, insanlık tarihinin en önemli olaylarına sahne olan
l5.yüzyılı, oluk gibi akan kanlarıyla parçalanmış olarak karşıladı.
Bu
dönem, Yakındoğu'da Tatarların yerini yeni göçebe istilacılar olan
Osmanlı Gurkaları dönemidir. l5.yüzyılda Türkler, Gürcistan'a yaklaşarak
burun buruna geldiler. Bu dönemde Gürcistan, iç ve dış elverişsiz
koşulların sonucu olarak, ayrı ayrı bir çok feodal prenslikler görünümündeydi.
Ama bu durumda bile, topraklarım henüz Erzincan'a ve Trabzon yakınlarına
kadar genişleten Güney Gürcistan Prensliği Samtshe, kendini sıkıştıran
kana susamış düşmanını kahramanca geri püskürttü. Ayrıca, tüm kültür
dünyasını tehdit eden bu tehlikenin iyi anlaşılması, Avrupa ve Yakındoğu
devletlerinin Osmanlı Türklerine karşı ilk kez oluşturdukları büyük
koalisyonlar, Gürcü hükümdarlarını ve prensiplerini aynı dış politika
çizgisine getirdi. Bu girişimlerin başarısızlığı, Gürcülerin gücünü
azaltmadı:
Kartli, İmereti ve Güney Gürcistan güçleri birleşerek saldırganlara
birçok kez kanlı dersler verdiler. Böylece, örneğin 1545 yılında
Gürcüler, Basian'da (Erzurum yakınlarında) büyük bir Türk ordusuna
saldırarak parlak bir zafer kazandılar. Gürcü halkı, bu dönemde
Yakındoğu'nun büyük bir bölümünü ve Balkan Yarımadasını işgal eden,
tüm Gürcistan'ı da almayı amaçlayan Türklere karşı görülmemiş bir
hırsla direndi. Gürcistan'ın orta ve batı bölgelerinden kovulan
Türkler, Güney Gürcistan'ı anayurdundan ayırarak burada yerleşmeyi
başardılar. Ama bununla savaş bitmedi. Gürcistan, birlik bilincini
hiçbir zaman yitirmedi. l7.yüzyıl Gürcü tarihçisi Gorgibjanidze,
iki büyük Müslüman devlet olan Osmanlı Türkiyesi'yle İran arasında
sıkışıp kalan Gürcülerin, "Hıristiyan dininden olduklarını"
söyleyerek kendi yurttaşlarının ruhsal durumunu şöyle dile getiriyordu:
"Çok acı çektiler, uzun bir süre bazen bu yanda, bazen öteki
yanda dövüştüler, düşmanlarına çok zarar verdiler, ama onları yenemediler:
Sultan ve Şah, Gürcistan'ı kendi aralarında bölüştüler (yazar bununla
1555 yılında yapılan İran-Türk Antlaşması'nı kastediyor). Bu Antlaşma'ya
göre Samtshe, Kartli ve Kaheti Şah'a, İmereti, Odişi, Guriya, Abhaziya
ve Laz toprakları Sultan'a kalıyordu."
Ama
Gürcistan, yağmacıların gerçekleştirdikleri bu bölüşmeyi hiçbir
zaman tanımadı, güney ve güneybatı topraklarından hiçbir zaman vazgeçmedi.
1793 Yılında yapılan Rusya-Gürcistan Dostluk Antlaşması'nın özel
IV.maddesi şöyle diyor:
"İmparator, savaş durumunda her türlü silahlı yardımda bulunacağına
ve barış durumundaysa, çok eskiden beri Kartli devletinin olan toprakların
ve yerlerin geri verilmesini yağmacılardan ısrarla isteyeceğine
söz verir."
Gürcüler, birleşme olanağı doğar umuduyla 19.-20. yüzyıllarda Rusya'yla
Türkiye arasında yapılan tüm savaşlara etkin bir biçimde katıldı.
Gürcistan halkının, İ.Çavçavadze, A.Tsereteli, G.Tsereteli, Gr.
Orbeliani, D.Kipiani gibi en değerli oğulları Türkiye'nin ele geçirdiği
Gürcü topraklarının her geri alınışını coşkuyla selamladılar. Batum'un,
Ardahan'ın ve Artvin'in Türklerden geri alınışını, Erzurum'un, Kazakistati'ın,
Trabzon'un işgalini birer ulusal bayram olarak kutladılar. Halk,
bu bayramlarda, yüzyıllardır yaşadığı hayallerinin gerçekleştiğini
gördü.
Gürcistan
birçok istilacı gördü. Bunlar arasında en kötü ün kazananlar, kuşkusuz
Türkler oldu. Türkler, her gittikleri yere yalnızca ölüm, yıkım
ve vahşet götürdüler. Ele geçirdikleri Gürcü bölgelerinin gelişmiş
kültürü oldukça geriledi. Daha sonra kent yaşamının gür bir biçimde
geliştiği yerlere tamamen sessizlik çöktü. Şarapçılık, ipekböcekçiliği
gibi gelişmiş tarımsal kültürler yok oldu. Halk yoksullaştı. Gürcü
halkının en kutsal saydığı diline, yasalarına ve geleneklerine,
ata kültürlerine ve dinine barbarca saldırıldı ve zulmedildi. Türkçe
ve Müslümanlık ateş ve kılıç zoruyla yayıldı. Bu zulme boyun eğmeyen
halk yığınları yurdundan yuvasından edildi. 8.yüzyılda yapılan ve
Hıristiyan dünyası mimarisinin en üstün anıtlarından birisi olan
Bana tapınağının olduğu yerde, l2.yüzyıldan beri Rustaveli'nin ölümsüz
sesinin yankılandığı yerde, l4. yüzyılda yapılan dev Çule ve Safara
tapınaklarının olduğu yerlerde, Türk akınlarıyla, Türklerin kendi
hükümranlık alanları da dahil olmak üzere, tüm bu yerlerde, hiçbir
olumlu şey yapılmadı. Gürcü tapınakları camiye dönüştürüldü. Halk,
20.yüzyılın başında, Çariçe Tamara döneminden kalan köprüleri hala
kullanıyordu. Ama Türk devletinin boyunduruğu altına giren Gürcü
halkı, zulmedicilere karşı savaşım hep sürdürdü.
Türkler,
tüm çabalarına karşı Gürcistan'dan aldıkları güney bölgelerinin
organik birliğini asla yok edemediler. Tüm bu olgular, dünya kamuoyu
ve bilim, bu birliği doğrulamaktadır. Türkler de bu birliği tanımak
zorundadırlar. 1578 yılında Güney Gürcistan Prensliği Samtshe'yi
alan Türk Hükümeti, buraya Gürcistan, yani Gürcü Vilayeti adını
verdi. "Gürcü Vilayeti'nin "Ayrıntılı Sicil Defteri"
(Defter-i Mufassal Vilayeti-i Gürcistan) adlı bugüne dek korunan
Türklere ilişkin 1595 tarihli resmi bir belge, Gürcistan Bilimler
Akademisi tarafından yayımlandı. Bu belgenin bir yerinde, birçok
bölgelerin yanı sıra Çıldır'ın, Potshovi'nin, Panyaki'nin (Bana)
ve Ardahan'ın tanımı yapılmaktadır. Öteki vilayet, geçen yüzyılın
60'lı yıllarında, Kızılırmak'a (eski Galis) dek olan tüm toprakları
ele geçiren ve dört sancağa ayrılan Trabzon Vilayeti'dir. Bu sancaklar
şunlardır:
1)
Lazistan, Rusya sınırından Rize'ye dek,
2) Trabzon, Rize'den Ordu'ya dek,
3) Canik, Ordu'dan Kızılırmak'a dek, bu sancağın merkezi
Samsun'du,
4) Gümüşhane.
Böylece,
19. yüzyılın sonlarında Türk resmi kaynakları Kızılırmak'a dek olan
bölgeleri kapsayan Samsun bölgesinin bile adının hala Canik, yani
Çan ülkesi, yani Laz ülkesi olduğunu doğruluyordu. Türk ansiklopedisi
"Kamus-ül Atem" şöyle diyor: "Lazlar, Karadeniz'in
güneydoğu kıyılarında, Trabzon Vilayeti'nde yaşarlar. Kafkasya halkından
sayılırlar ve Gürcü asıllıdırlar. Hatta dış görünüşleri, onların
Kafkasya asıllı ve Kafkasya halkı ırkından olduklarını söyler "
20.Yüzyıla dek Güney Gürcistan, Gürcü coğrafya adlarının çoğunu
korudu. l9.Yüzyıldaki ve 20. yüzyılın başlarındaki haritalarda birçok
Gürcü adına rastlanmaktadır. Örneğin İmera (Gümüşhane'nin kuzeydoğu
bölgeleri), Dzara, Goriana, Macara, Şuva, Mirzani, Mohora, Lori,
Borşiani, Natehilebi, Ksanta, Kitra, Çorogma Harti, Çumovani, Ortsveıi
vb. yerler. Türk yönetimleri, şimdi bu Gürcü coğrafya adlarını değiştiriyorlar.
Gürcistan'ın tarihsel anıtlarını, mimari baş yapıtlarını yıkıyorlar.
Yüzyıllardır atalarımızın oluk gibi kanlarını akıtarak, Gürcü halkını
kendi özyurtlarından kovuyorlar, yığınlar halinde en uzak başka
bölgelere yerleştiriyorlar. Gürcü halkının 1920'de ve 1921 yılının
başlarında yaşadığı o zor dönemde, Türkler, daha önce aldıkları
en eski çağlardan beri Gürcülerin olan topraklara ek olarak, Gürcü
topraklarından olan Ardahan'ı, Oltu'yu, Artvin'i ve Batum'un güney
bölgesini alarak kendi topraklarına kattılar. Sovyet halkının faşist
Almanya'yla yaptığı Büyük Anayurt Savaşı sırasında, gerçekte Alman
saldırganlarının yanında yer alan Türkiye, yeniden topraklarımıza
göz dikti. Bu konuda Türk basını açık açık yazdı. Türkiye, gönüllü
olarak bir kez daha emperyalist Almanya'nın hizmetine girerek, Anti-Hitler
Koalisyonu'na zarar vermiş oldu. Ya biz? Gürcü halkının, Birleşmiş
Milletler'in kutsal davasına ne gibi katkılan olabileceğini, dünyaya
hatırlatmamız gerekli mi? Gürcü halkı, hiçbir zaman vazgeçmediği
ve vazgeçemeyeceği topraklarını geri almalıdır. Bununla şu bölgeleri,
yani Ardahan'ı, Artvin'i, Oltu'yu, Tortum'u, İsgira'yı, Bayburt'u,
Gümüşhane'yi, Trabzon'u, Giresun'u, yani Gürcistan'dan alınan toprakların
yalnızca bir bölümünü oluşturan Doğu Lazistan'ı amaçlıyoruz."
Rusça'dan
Çeviren: Mehmet Özata
|