Tek adamın başarısı

Çerkes'de(1) Hağundukoy (Ali-Berdiko) adındaki büyük hajret(2) köyüne girerken yolun sağındaki tepeyi farketmemek mümkün değil. Biraz eskilere gidecek olursak, yolun solunda, o tepenin tıpkı kendisine benzeyen bir de komşusu vardı. Bu yeri tarif edecekleri zaman, "iki kör tepeye varmadan" ya da "iki kör tepeyi geçince" derlerdi. Bu iki kör tepenin kimse yaşını tespit edebilmiş değil. Onların eski mezar tepeleri (kurgan) olduğunu söyleyenler de var. Ancak kesin olan bir şey varsa o da bu iki tepenin, Hağundukoy köyü buraya yerleşeli beri, sanki köye muhafızlık edercesine orada bulunuyor olmasıdır.

Öyle de süregelecekti belki, o bölgenin arazi taksimatçılarından birinin emriyle sol taraftaki kör tepe kaldırılmamış olsaydı. Kalan teki ise o zamandan bu yana, bir gözcü gibi yolun kenarında beklemektedir tek başına. Köylüler yörenin adını örselemeden edemediler. Ancak bu kör tepenin bir eşi olduğunu da gelecek nesillere aktarmadan edemediler: iki kör tepenin bulunduğu yer diyorlar şimdi oraya.

Geçen yıl bir bahar sabahı -daha doğru bir ifadeyle Mayıs'ın 4'ünde- kör tepenin üzerinde taştan bir anıt görüldü. Ona bakmaya gidenler anıttaki şu yazıyı okudular:

"1819-1864 yıllarında cereyan eden Kafkas savaşlarında Adige Vatanı'nı savunurken hayatını kaybeden soydaşlarımın, savaşın getirdiği acı ve ıztıraplarla yola dökülüp, İstanbul yollarında mahvolan Adigeler'in anısına."
Onun altıda da şöyle yazıyordu:

"Özgürlük savaşçıları! İbret alın Çerkeslerden! Onlar size örnek olarak yeter! Karl Marks."
Dilbilimcilerle tarihçiler onda bazı eksiklikler bulabilirdi. Fakat önemli olan bu değil! Önemli olan böyle bir anıtı dikebilecek birinin ortaya çıkmış olmasıdır. O genç biri, 26 yaşında, Hute'lerden, adı da Mışe. Yaşıyla kıyaslanmayacak tarzda akıllıca tavır sergiledi, büyük yiğitlik gösterdi. Böyleleri olmalı; bundan böyle halkımızın yüzünü ağartacak, onurunu yüceltecek olanlar.

Tarihimizi gizlediler bizlerden. Onun kıyısından, ucundan, kaçamak bazı şeyler okuyarak yetiştik bizler. Tarihimizi talan ettiler, kalanı da dama attılar, erişemeyeceğimiz bir şekilde!

İkinci silahları da yalan söylemekti ki, bu konuda da ellerinden geleni ardlarına koymadılar. Gerçeği yalanla kösteklediler, eğip büktüler. O kösteği hiç gevşetmedi Rus tarihçileri de, onların etrafında tazı gibi dolanan bizim ilim adamlarımız da. Hepsinden de öte, Rus-Kafkas savaşının tarihini saptırdılar. Buna sebep olanı, Rus Çarlığı değil de, Türkler, İngilizler ve İranlılar olarak lanse ediyorlardı. Doğrudur, kimseden yardım görmedik, ancak Çerkes halkının mahvolmasında asıl Rus Çarlığı, yapabileceği hiçbir şeyi ardına koymadı. "Çerkesler'in mahvına sebep, hocalarla prens ve soylular (pşi-work)dır demek de adet olmuştu son yıllarda. Hatta bazıları, Çerkesler'in kendilerini suçlu çıkarıyordu (bunların arasında Çerkes olanlar da vardı); "karşı koydukları düşmanın gücünü bilmiyorlar mıydı?" diye.

Maalesef bu tür düşünceler anavatanda kalan bir çok Çerkes'in kalbinde kök salmıştı. Bu onların ruhlarını karartıyor, cesaretlerini kırıyordu. Böylece onları korkak ve ispiyoncu hale getirdiler. "Kimin tarihi için, ağrımayan başına bez sarıyor, huzurunu kaçırıyorsun? Üzerine vazife olmayan şeylerin peşine düşme! Zavallılığını bil, bulduğunu ye, otur oturduğun yerde." Bunun gibi düşüncelerle aklını bozanlar az değildi. Halkımızı yok etmek isteyenlerin de arayıp bulamadıkları bu değil mi?

Bütün bunları şunun için anlattım: Rus-Kafkas savaşında hayatını kaybedenlerin anısına dikilen o anıtın etrafında kıyametleri kopardılar. Önce ilçe yöneticileri, peşinden bölge ve il yöneticileri. Bu haber hemen gazetelere de manşet oldu. Bu işte nasyonalizmin izlerini aradılar: "Ne gereği var şimdi o savaştan söz etmenin, ne derler, komşu Stanitse köylerinin Kazakları o anıtı görürlerse" diyorlardı. Ne kadar garip, kendilerine hemen şu sorunun yöneltileceğini düşünmemeleri: "Peki neden o Kazak Stanitselerine "Yermolovka", "Storojevoyi", "Kardonikska" gibi isimler taktılar, neden Karadeniz'in kıyısındaki Çerkes köylerine, halkımızı mahveden, acılara boğan çarların generallerinin ve onların çocukların adlarını verdiler?" Düşünmediler, çünkü sözlerinin kanun olduğuna, halkın içinden de aklı başında, cesur insanların artık çıkmayacağına kendilerini inandırmış halde yaşıyorlardı.
Hemen telâşa kapılıyorlar ve koşup o anıtı diken delikanlıyı buluyorlar. O bir fakülte bitirmiş değildi, yetki sahibi birisi de değildi. İyi bir makinalı tarım uzmanıydı ve alın teri, el emeğiyle geçinirdi.
Kendilerinden izinsiz, insanların düşünemeyeceğine kendini inandırmış olanlar, "dünyada bu onun tek başına akıl edebileceği bir şey değildir" görüşünde birleştiler.

O zamanlarda da gençler "Çerkes Derneği" (Adige Xase) kurmak peşindeydiler. Öbürleri de ellerinden geldiğince buna mani olmaya çalışıyorlardı. Şimdi ise anıtla dernek arasında bir bağ kurmaya çalışıyorlar ve bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı.

Nihayet anıtı oradan indirmeye karar verdiler. Fakat bunu duyan köylüler, büyük, küçük herkes tepenin altına toplandı: "Dokunamazsınız, yeter bizi alçalttığınız, yeter eğri aynalarda kendimizi seyrettirdiğiniz!" diye
haykırdılar.

Baktılar ki olacak gibi değil, o an için kızgın kitleyi yatıştırdılar. Ertesi gece de kurdun kuşun uyuduğu bir zamanda anıtı traktörle gizlice oradan indirdiler. Daha sonra derneğin ileri gelenlerini tek tek çağırtıp nasihat ediyorlar. 21 Mayıs'ta Kabardey'de tertiplenen 'Yas Günü'ne katılanları, onlara otobüsü kimin verdiğini öğreniyorlar.

Fakat bu, yer altından sızan suyun önünü kapatınca, başka bir yerden daha güçlü fışkırmasına benzer ki, ne kadar hile ve zulümlere baş vurdularsa da, halktaki bilincin uyanışının önüne geçemediler. Yerin altındaki ve ruhun derinliğindeki kuvvetlerin gücü aynıdır, bir kere harekete geçti mi artık ne kimseden çekinir, ne de boyun eğer. Size anlattığım bu olayda, o bilinci uyandıran, yiğit bir köy delikanlısıdır. "Dedelerimin mezarlarını yılan yuvasına çevirttiremem, kaybolmasına göz yumamam" duygusuyla yetişen Hute Mışe'dir. Görüyor musunuz tek adamın başarısını:

...Sesleri kesildi, aman-yaman diyerek sağa sola koşuşturanlar da yerlerine oturdular.

Anıtı tekrar yerine diktiler. Şimdi oraya çıkan da inen de onu ibretle seyrediyor. Düşünüyor. Adigesi, Abazası, Rusu, Tatarı, Ermenisi... herkes. Bazılarının korktuğu gibi kimse koşup kazakların arasına yalın kılıç dalmadı, "dedelerinizin bize yaptıklarını nasıl unutuyoruz da size hayat hakkı tanıyoruz, sizi hâlâ yaşatıyoruz" diye. Aksine daha bir yakınlaşıyorlar. Kendisine saygısı olan kimse başkalarına haksızlık, hakaret etmeye kalkışmayacaktır. Tarihimizi değiştiremeyiz, düzeltemeyiz de. Bu elimizde olan bir şey değildir. Elimizden gelecek olan, gerçeklerin ışığında onu yeniden yazmak, düşmanlarımızı dost bilip, dostlarımızı düşman bilerek yaşamamaktır ki bu yolda yürüyelim.

Tarihini bilmeyen millet, millet olarak kalamaz. Gerçek tarihimizi yeniden yazıncaya kadar, içimiz rahat etmeyecek, yanıbaşımızdaki halklar da bize değer vermeyecektir. Biz dahi kendi değerimizi bilemeyeceğiz. İşte bu düşünceyle ayağa kalktı Hute Mışe. Bu düşünceyle ayağa kalktı Hağundukoy halkı. Bu düşüncedir işte, bundan böyle o tepeye daha görkemli anıtları dikmeye gençleri çağıran. Anıt için kullanılan siyah mermeri temin ettiler, tepeye çıkan yolu da yaptılar. Bunun için hiç kimseden bir kuruş para istemediler. Herkesin gücü neye yetiyorsa onu birleştirerek kendileri yaptılar bütün bunları.
Tepeden inerken anıttaki yazıyı bir kere daha okuyorum: "Çerkeslerden ibret alınız! Onlar size örnek olarak yeter!" Gözlerimin görebildiği alana bakarak içimden, "İbret alalım Hağundukoy gençlerinden! Onlar bize örnek olarak yeter!" diyorum.

Ücretsiz abone olmak için lütfen adresinizi bildirin bulten@kafkas.org.tr