BİRİNCİ
BÖLÜM
Bitmeyen
Sürgün ve jenosid
Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside
maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti
altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına
dönüşebilmiş değildir.
İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki
Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu
raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları
günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.
1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından
torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle
ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları
telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.
Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların
ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864
yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde
bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit
ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir.
19. yüzyılda
Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu,
sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.
Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece
1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi
sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can
vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin
batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa
yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış,
yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır.
Ayrıca sürülenlerin
toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları
Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir.
Karadeniz'deki
Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum
gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi
istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun,
Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına
dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan
telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.
Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri
olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin
kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti
gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında
493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye
birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1)
Hem Kafkasya
hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda
toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır.
Sürgün sürecinde
Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in
tanıklığı şöyledir:
"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan
vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700
kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan
63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki
110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon,
Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin
öldüğünü haber aldım." (2)
Rus makamları
sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç
kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile
ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın
Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı
Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay
zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş
esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:"
(3)
Yurtlarından
edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır,
Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi
dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.
Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları
arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır.
Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya
vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4)
Sürülenler
bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı
elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek
ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi.
1943-1944
Sürgünü
Kafkasyalılar
1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış
ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında
yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.
Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar,
anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini
günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin,
bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır?
Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi
temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik
iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay
mümkün olamamaktadır.
Uluslararası
hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım
sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku
bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların
mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir
hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak
bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir.
Bir milletin
yok ediliş fermanı
1864 sürgünüyle
dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma
fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu
sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle
geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları,
asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği
yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.
23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde
şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan
İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya
sürüldü.
Aynı şekilde
2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya
ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri
de sürgün edilen halklar arasındaydı.
Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde
gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran
1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber
ile olanlardan haberdar olabilmişti.
Her aileye
20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına;
evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu.
Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların
yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen
ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de
bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır
çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle
pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki
nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.
9 Ocak 1957'de
Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında
topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin
verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden
dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5)
Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına
göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki
Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un
rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve
Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6)
Haybah
katliamı
Çeçen-İnguş
Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın
ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit
uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı
buna bir örnektir.
Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı
Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır:
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar
vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri
nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan
halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar
ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle
arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın
da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944
günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden
kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın
kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o
an emretti: -Ogon! (Ateeş!)
...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya
700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7)
Komünist
Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar
ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi
Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın
ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı.
7 Mart 1944
tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey
Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.
Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık
Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı.
Kırım
ve Ahıskalıların sürgünü
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı.
Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı.
18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000
Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.
KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin
191.044 kişi olduğunu açıklamıştı.
Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına
bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak
yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın
sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek
için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları
beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına
gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri
ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara
dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı.
SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin
Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle
birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin
üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak
dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.
Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri
ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları
Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye,
Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını
sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar,
1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana
olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından
oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da
geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük
sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda
ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk
vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas
halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise
Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken
Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda
taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine
getirilmedi.
Karaçay-Balkarların
Sürgünü
2 Kasım
1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki
saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin
emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz
edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar
ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde
32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı
gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan
ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum
edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik
kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı.
Avrupa'nın
göbeğindeki vahşet
Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten
gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau
Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın
sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte
gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından
kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar,
Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır.
1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar,
İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler.
Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki
Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler.
Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz
işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya
iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı
politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti.
Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için
izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını
istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan
gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine
teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan
arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara
teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar
üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden
olmuştur.
Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan
oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa
kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti.
Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak
1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen
köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır:
-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları
ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e
olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler.
(8)
Sürgünün
devam eden kötü sonuçları
Kafkasya'nın
kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve
1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı.
1864'te
sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin
temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk
temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.
Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi
olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş
temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir
karşılık bulamamış olması anlamlıdır.
Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası
hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış
ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır.
Çeçenistan'da
1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci
durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını
bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası
olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini
emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın
alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir.
Rusya'nın
emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle
sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir
kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas
Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme
çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra
bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde
Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi
bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği
altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları
ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma
şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe
edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde
tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte
özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır.
(1)
"Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants
in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons.
(2) age.
(3)
Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul
Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction
and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty
Affairs, Vol.1, No:2.
(5)
Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine
Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo
Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk
gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac
Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992.
Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax
(Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa
Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in
"Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.