|
Londra-
11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentegon'a düzenlere kamikaze
saldırılarından sonra Amerika tarafından başlatılan "terörle
mücadele kampanyası" uluslararası politik yaklaşımlarda yeni
bir dizaynı beraberinde getirmekle kalmadı insan hakları hukuku
ve uluslararası hukuk mekanizmalarının da mevcut durumunu yeniden
tartışmaya açtı.
11
Eylül sonrasında uluslararası hukuk, özelde savaş hukuku, insan
hakları hukuku ve bunu uygulayan uluslararası hukuk mekanizmaları
üzerine yerleşik yapıya karşı iki yaklaşım belirgin bir pozisyon
almış durumda.
Bir tarafta Amerika'nın insan hakları hukuku ve savaş hukukuna aykırı
bir şekilde Afganistan'da başlatıp diğer ülkelerde düşük yoğunluklu
da olsa sürdürdüğü operasyonların uluslararası hukukun yetersizliğini
ortaya koyduğunu ve 50 yıl önce kabul edilen belgelerin yeniden
gözden geçirilmesi gerektiğini düşünenler, diğer tarafta uluslararası
hukukun tek taraflı kesen bir kılıç olduğuna, özellikle de sözkonusu
Müslümanların hakları olunca hukuk mekanizmasının son derece yeteneksizleştiğine
ve çifte standarda büründüğüne inananlar yer alıyor.
Uluslararası
hukuktaki boşluklar nedeniyle öteden beri gelen tartışmalara 11
Eylül bir başka cepheden ivme kazandırdı.
Mesela
The Daily Telegraph 4 Mayıs'ta insan hakları örgütlerinin Cenin'de
olan olaylara nasıl yaklaştıklarına dair çarpıcı bir haber yayınladı.
Amerikan destekli Human Rights Watch ve İngiltere menşeli Amnesty
International, Cenin'deki insanlık dışı olaylara katliam demekten
imtina ederken, tercih edilen görüş "İsrail aşırı güç kullanmıştır.
Yapılana katliam demek zor" yönündeydi.
BM'nin
Filistin'de olup bitenleri araştıracak bir gözlemci heyeti dahi
gönderememesinin yanısıra saygınlığı ile bilinen uluslararası insan
hakları örgütlerinin Cenin katliamı nedeniyle tercih ettikleri yaklaşımlarla
şekillenen yeni insan hakları resmi, Müslümanlar cephesinde uluslararası
hukuk mekanizmasına olan inançsızlığa yeni gerekçeler ekledi.
Uluslararası
hukuk alanında böyle bir trend yaşanırken 12 yıldan beri faaliyet
gösteren Avrupa, Asya ve Amerika'da birer şubesi bulunan Justice
International, 7-8 Mayıs tarihlerinde Londra'da bir konferans tertip
etti.
Queens Chambers-Honourable Society of Middle Temple'da düzenlenen
"Hukukun Üstünlüğü ve İnsan Hakları Hukukunun Uygulanması için
Uluslararası Mekanizma (International Rule of Law and The Mechanizm
for the Enforcement of Human Rights) başlıklı konferansa İslam ülkelerinin
yanısıra Avrupa'dan değişik sivil toplum kuruluşların temsilcileri
ve akademisyenler katıldı.
Ayrıca konferansın ilk günü Brondesbury Park Hotel'de yuvarlak masa
toplantısı şeklinde gerçekleşti.
Kafkas
Vakfı, "Kafkasya'da Bitmeyen
Jenosid ve Çeçen Trajedisi" adlı bir rapor ve "Jenosid
ve Suçluların Dokunulmazlığı" başlıklı bir deklarasyonla
konferansta yer aldı.
Kafkasya'nın sürgün ve soykırım tarihinin özetlendiği "Bitmeyen
Sürgün ve Jenosid", 1994-1996 Birinci Çeçen Savaşı ile 1999'dan
beri devam edegelen İkinci Çeçen Savaşı'nın yıkıcı ve yok edici
sonuçlarının değerlendirildiği "Bir Ölüm Kalım Meselesi:Çeçenistan"
ve Kafkasya'da yaşananların uluslararası hukuk açısından irdelendiği
"Açık Savaş Suçu" bölümleriyle Kafkas Vakfı'nın raporu
iki gün süren konferansta özellikle Çeçenistan meselesinin gündemden
düşmemesin sağladı.
Üç
yön
Konferansa ağırlıklı olarak üç görüş ortaya çıktı:
Birincisi; uluslararası hukuk mekanizmaları yetersiz kalmakla birlikte
Müslümanlar yaşadıkları sorunlar ve yüzleştikleri insan hakları
ihlallerini uluslararası mekanizmalara götürmede başarılı değiller.
İslam dünyası önce mevcut mekanizmaları etkin kullanmayı denemeli
ve de öğrenmeli. Uluslararası örgütlerin duyarsız kalmaları ve çifte
standart uygulama yanlışlıklarına düşmelerini önlemek için uluslararası
bir baskı gücüne erişilmesi şart.
Uluslararası metinler demode olsa da hala İslam ülkelerindeki yönetimlerin
insan hakları hukukuna karşı direnmesi nedeniyle mevcut standartlar
hala erişilmesi güç bir hedef olma özelliğini koruyor.
Bu
görüşü tölare etmekle birlikte temel varsayım olarak çifte standardın
her zaman olduğunu kabul eden ancak herşeye rağmen uluslararası
hukuk mekanizmalarını kullanmak gerektiğini, kendiliğinden bir mani
olmadığı sürece bu imkanları geri tepmenin anlamsız olduğunu savunan
ikinci bir görüş ağırlık kazandı. Bu görüşün ana savunucularından
birisi Tunus'un sürgündeki muhalefet lideri Nahda Hareketi Lideri
Raşit El-Gannuşi'ydi. Bu konudaki yaklaşımıyla Mısır ve Suriye delegasyonunun
da desteğini alan Gannuşi, "Batıdaki mevcut uluslararası politik
ve hukuk mekanizmalarını, var oldukları sürece etkin bir şekilde
değerlendirmekten ve bu mekanizmalarda yer alarak hak arama mücadelesinde
bulunmaktan kaçınmamalıyız" şeklinde konuştu.
Konferanstaki ağırlıklı üçüncü yaklaşım ise retçi cepheye aitti:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve daha devlet dışı bir özelliğe
sahip olan HRW gibi kuruluşlar Yahudi haklarını temin etmek için
ortaya çıktı ve uluslararası kabul görmek için zamanla şemsiyelerini
genişletmek durumunda kaldı. Fakat bu kuruluşlar öteden beri Müslümanların
hakları gündeme geldiğinde aslına rücu ederek körler diyalogunu
tercih ediyor.
Konferansın
sonraki bölümlerine katılan Kahire Baro Başkanı Seyfu'l-İslam el-Benna
ise, Amerika'nın uluslararası hukuku ve mekanizmalarını 11 Eylül'den
sonra devre dışı bırakmaya çalıştığını dolayısıyla buna karşı güçlü
bir muhalefet başlatılması gerektiğini söyledi. El-Benna, Amerika'nın
başını çektiği hukuksuzluğa karşı sistem içerisinde kalarak mücadele
etmenin gerekliliğini savundu.
Hukukun
ayırım gözetmeksizin herkese uygulanması gerektiği ilkesini önemsizleştiren
gelişmeler konuşulurken dört önemli örnek üzerinde duruldu. Filistin'de
Cenin katliamı nedeniyle uluslararası hukuk mekanizmaların çaresiz
kalması ve çifte standarda düşmesi, 1999'dan beri ciddi katliamlara
sahne olan Çeçenistan savaşı, Müslüman-Hindu çatışmasının yoğunluk
kazandığı Keşmir ve Doğu Timur.
Hukuk
belgeleri ölüyor mu?
Konferansa
katılan Londra Üniversitesi Öğretim Üyesi Eric Heinzes, "İnsan
hakları kavramı tam da kurumsallaşmaya başladığı bir dönemde ölmeye
mi başladı diye kendi kendime soruyorum?" diyerek başladığı
konuşmasında Batı ve Amerika'da insan hakları kavramının gelişim
sürecini anlattı. 
11 Eylül sonrasında dünyanın bazı kesimleri aleyhine insan hakları
hukukunun temel prensiplerinden çok çabucak vazgeçilebilmesinin
nedenlerine ışık tutması açısından Heinzes'in açıklamaları önemliydi.
Heinzes'e göre insan hakları hukukunun gelişimi Amerika ile Avrupa'da
farklı süreçlere ve nedenlere bağlıydı. Avrupa'da liberal düşünceye
paralel olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen ve kurumsallaşma
şansını yakalayan insan hakları kavramı, Amerika'da farklı bir gelişim
sürecini takip ederek mal edinme hakları üzerine kuruldu.
Heinzes, "İnsan hakları kavramı 20. yüzyılın ikinci yarısına
kadar yoktu. O dönemde bunları dile getirmek bile dönemin zihinsel
standartları içerisinde mümkün değildi. Fertlerin diğer gruplara
ve devlete karşı hak iddiasında bulunması düşüncesi de dolayısıyla
o dönemde yoktu. Bu kavramların ilk kodifikasyonu evrensel İnsan
Hakları Beyannamesi'dir. Ancak bu deklarasyon da idealize edilmek
amacıyla ortaya konmuştu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra liberal
düşünceyle birlikte insan hakları da Avrupa'nın gündemine girdi.
Bu Avrupa için yeni bir kavramdı" dedi.
Toplantıya
katılan Belfast Kraliyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Omer Faruki,
özellikle BM ve diğer kuruluşların İsrail'in yaptıklarını görmezden
gelen yaklaşımlarını örnek göstererek mevcut uluslararası hukuk
mekanizmalarının Müslümanları kuşatamadığını ve çifte standartlara
saptığını vurguladıktan sonra bu yapıların dışında kalma fikrini
ortaya attı.
Ertesi gün yaptığı konuşmasında ise Faruki, uluslararası Müslüman
hukukçu ve avukatlar derneklerinin ortak organlar oluşturarak Filistin
gibi hayati önem arzeden sorunlarla ilgili yeni bir hukuksal bakış
açısı ortaya koyması gerektiğini savundu. Faruki, Uluslararası Ceza
Mahkemesi'nin birtakım açmazlar içerisinde bulunduğunu ve geçmişe
dönük yargılamalarda bulunamayacağını hatırlatarak "Bu mahkemeye
delil sağlayacak yeni bir organizasyon oluşturulmalıdır" dedi.
Türkiye'den Atılım Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Hamit Ersoy
ise, hem yuvarlak masa toplantısında hem de Middle Temple'daki konferansta
insan hakları ve uluslararası hukuk mekanizmaları konuşulurken yeni
bir şey keşfetme arayışının gereksizliğine işaret ederek mevcut
mekanizmaları önemsizleştiren yaklaşımları eleştirdi. Ersoy, "BM,
AB ve diğer uluslararası mekanizmaları yok farz ederek ve tamamen
tarafgir görerek hiçbir şey yapılamaz. Dolayısıyla sistem dışına
çıkılması teklifi mantıklı değildir.
İnsan haklarının yükselen değerler haline gelmesiyle birlikte ülkelerin
hakimiyet kavramlarında bile değişmeler oldu. İnsan hakları ihlalleri
yapan ülkelere yönelik uyarılar ve diğer yaptırımlar o ülkelerin
içişlerine müdahale anlamına gelmiyor artık. 1999'da yapılan AGİT
İstanbul toplantısında Boris Yeltsin'in sıkıştırılması ve toplantıya
iki gün önce terketmesi buna güzel bir örnektir" dedi.
Lord
Nazir Ahmet'in yönettiği konferansın 8 Mayıs'taki ikinci oturumunda
konuşan Arap İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve Short Universal
Encyclopedia Direktörü Haytham Manna da uluslararası hukuk ve bunu
uygulayacak mekanizmaların miadını doldurduğunu savundu.
Toplantıya Fransa'dan katılan Manna'ya göre "50 yıl önce kabul
edilmiş insan hakları ile ilgili metinler ihtiyaca göre yeniden
düzenlenmelidir. Ekonomi ve diğer alanlarda uluslararası belgelerde
karşılık bulamayan hak ve ihlaller ile ilgili düzenleme şart."
Manna, İslam ülkelerindeki insan hakları ihlalleri ve savaş suçlarına
ilişkin çok sayıda raporlar hazırlandığını ancak uluslararası mekanizmaları
harekete geçiremediklerini kaydetti.
Hamit
Ersoy ise bu görüşe karşılık özellikle insan hakları metinlerine
kuşkuyla yaklaşan İslam dünyasındaki mevcut yönetimlerin halihazırdaki
uluslararası metinlere karşı gösterdikleri dirençten örnekler vererek
"50 yıl önce hazırlanmış belgelerin eskimiş olduğu doğrudur.
Ama hala buna ihtiyacı olan çok sayıda ülke var" diye itirazda
bulundu.
Kafkas
Vakfı tarafından konferans için hazırlanan rapor nedeniyle memnuniyetini
dile getiren İngiliz Lordlar Kamerası'ndan Lord Nazir Ahmet ise,
insan haklarının gündeme geliş sıralamasındaki çifte standartlara
işaret ederek "Şayet popüler değilsen herkes seni unutuyor.
Filistinliler'in haklarından ve İsrail'in saldırılarından bahsedilirken
Çeçenler'in haklarını gören yok" dedi.
Temmuz'da çalışmaya başlayacak olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin
kuruluşunun önemine dikkat çeken Lord Ahmet, ayrıca insan hakları
örgütlerinin ülke raporlarını İngilizce'nin yanısıra yerel dillerde
hazırlamamalarının eksikliğine değindi. Lord Ahmet, Arap dünyasının
elinde bulundurduğu petrol ve medyanın ilgisi nedeniyle Filistin
meselesinin gündemde kalma şansını yakaladığını ancak Avrupa ve
Amerika'da milyarlarca dolar yatırımı ve bankalarda parası olan
Arap sermayesinin kendi davası için lobi gücünü kullanmadığını kaydetti.
Kafkas
Vakfı deklarasyonu
Yuvarlak
masa toplantısında Kafkas Vakfı delegasyonu, Rusya'nın uluslararası
örgütlerin Çeçenistan'daki kayıplar konusunda araştırma yapmasına
izin vermediğini dolayısıyla bu ülkede insan kıyımının eriştiği
boyutları bile tespit etmenin şu an imkansız olduğunu, medya ilgisi
açısından da Çeçenlerin büyük bir talihsizlik içerisinde bulunduğunu
bildirdi.
Middle Temple'daki oturumda ise Kafkas Vakfı'nın deklarasyonunu
vakfın Dış İlişkiler Koordinatörü Mustafa Özkaya sundu. Sunumdan
önce Kafkas Vakfı'nın raporu hakkında bilgiler veren Özkaya, "Bu
rapor Kafkasya'da devam eden soykırım hareketi ve kültürel yokoluşa
karşı Kafkas diasporasının hassasiyetlerini yansıtmaktadır"
dedi. Özkaya ayrıca geçen ay BM İnsan Hakları Komisyonu'nda Çeçenistan'da
işlenen insan hakları suçlan nedeniyle Avrupa Birliği'nin desteği
ile Rusya aleyhine alınmak istenen kararın Sudan ve Suriye gibi
ülkelerin oylarıyla engellendiğini hatırlatarak, İslam dünyasındaki
yönetici elitin insan hakları konusunda kabul edilemez tutumunu
eleştirdi.
Kafkas
Vakfı'nın deklarasyonunda şunlar kaydedildi:
"Kafkasya sürgünü derken aslında bahsettiğimiz şey sırf tarihsel
bir kesit değildir. Bugün Çeçenistan'da yaşanan jenosit ve 500 bine
yakın insanın evlerini terketmiş olmaları Ruslar'ın emperyalist
açılımlarının bir sonucu olarak 1864'te başlayıp da değişik zaman
aralıklarıyla tekrarlanan sürgünler zincirinin bir halkasıdır. Büyük
Kafkas sürgününün yaşandığı 1864; Çeçen, İnguş, Karaçay, Balkar,
Kırım ve Ahıskalılar'ın Stalin'in emriyle Sibirya ve Kazakistan'a
sürüldüğü 1943 ve 1944 tarihleri trajik sayfalar olmanın ötesinde
etkileri hala günümüze kadar devam eden bir süreçtir. Bu nedenle
Kafkasya'daki sürgün ve jenositler bugünün konusu olmaya devam ediyor.
Sözgelimi Kafkas diasporasında anavatana dönüş meselesi, 138 yıl
sonrasında bile çözülebilmiş bir problem değildir. Kuzey Kafkasyalıların
dünyanın her yerine dağılmış olmaları nedeniyle yaşadıkları kültürel
yokoluş ve ana dillerinin giderek ölmesi sürgünün devam eden sonuçları
olarak algılanmalıdır.
Tanıkları ve mağdurları hala aramızda olan 1943 ve 1944 sürgününün
varlığını sürdüren en ciddi sonuçları ise o dönemde Kazakistan ve
Sibirya'ya hayvan ve yük katarlarına bindirilerek zorla götürülmüş
olan Kırım Tatarları ve özellikle de Ahıskalılar'ın hala vatanlarına
dönebilmiş olmamalarıdır.
Yeni nesillere kötü miraslar bırakan Kafkas sürgünleri, dünya tarihinin
en trajik olaylarından olmasına rağmen mevcut uluslararası hukukun
çözüm alanı dışında durmaktadır. Bu gerçekle birlikte şurası da
unutulmamalıdır ki Kafkasyalılar'ın genel temayülü, Ruslarla tarihi
bir rövanş içinde olma değil süreklilik arzeden mağduriyetlerinin
barışçıl ve hukuki yollarla çözüm bulma yönündedir."
Konferansın
son konuşmacısı Mazlum-Der İstanbul Şube Başkanı Ahmet Mercan ise,
insan hakları söyleminin uluslararası çıkar çatışmalarına nasıl
alet edinildiğini anlattı. Mercan, "İnsan hakları söyleminin
ahlaki temelden yoksun oluşuyla başlayan sorunlarının başında politik
araç olarak kullanımını tespit edebiliriz.Evrensel doğal hukuk olarak
tezahür eden temel haklar söyleminin her türlü araçtan ve etkiden
arınarak zaman ve mekan gözetmeksizin aynı duyarlılıkla korunması
gerekirken uygulamanın çok farklı olduğunu görmekteyiz. Çıkar birliği
içindeki ülkeler arasında, ortaya çıkan bir problem de sessiz kalmayı
tercih ederken, rakip bir ülkedeki her hangi bir insan hakları problemi
karşısında gereğinden fazla duyarlı olabilmeyi başarıyorlar"
dedi. Ayrıca 11 Eylül'ün insan hakları sürecinde yeni bir kırılmaya
yol açtığını belirten Mercan "Terörist saldırının ardından
devlet eliyle yapılan cezalandırma hareketi aynı konsepte gerçekleştirildi"
diyerek Amerika'nın Afganistan'da sivil yerleşim alanlarını da kapsayan
bombardımanını eleştirdi.
Özetle
11 Eylül, uluslararası politik dengeleri altüst etmekle kalmadı
insan hakları hukuku ve uluslararası mekanizmalarla ilgili bakış
açılarını da derinden sarstı. Henüz İslam dünyasının baş tacı edemediği
temel insan hakları hukuku ciddi bir örselenme sürecine girmiş bulunuyor.
Londra konferansı bir süre öncesine kadar gelişme trendinde olan
ancak şimdi tıkanmışlığından bahsedilen insan hakları sürecinde
yaşanan aksaklık, çifte standart yada yetersizliklerin doğrudan
mağdurlarının bir buluşmasıydı.
|