Bir
yabancının gözüyle İmam Şamil
MARTIN
BRAND
(Almanca aslından çeviren Mustafa Naç*)
1832
yılında Ruslar Gimri'ye saldırdılar. Bu saldırıda Gazi Molla şehid düştü.
Zaten koskoca aulda iki kişiden
başka hiç kimse bu saldırıdan kurtulamadı. Bu iki erkekten birisi, aynı
zamanda Gazi Molla'nın da yardımcısı ve ikisene sonra imam o olacak olan
Şamil adında genç bir adamdı.
Bir
Rus subayı, bu saldırıyı şöyle anlatıyor:
"Gece
karanlıktı. Yanan bir çatının aydınlığında Şamil, bir evin girişinde
bize göre yüksek bir yerde öylece duruyordu. Bir devi andıran
vücuduyla bu adam öyle sakin bir şekilde duruyordu ki, sanki
iyice nişan alabilmemizi bekliyordu. Aniden yırtıcı bir hayvan
gibi sıra halinde durup kendisine ateş edenlerin üzerine atladı
ve sol eliyle kılıcını çekip üç askerimizi birden yere serdi.
Fakat dördüncü askerimiz, kılıcını Şamil'in göğsünün ta derinliklerine
batırdı. O an Şamil'in yüzü hiçbir duygu göstermiyordu. Göğsünden
kılıcı çıkartıp bunu yapan askeri de yere serdi. Sonra bir insanın
asla beceremeyeceği bir sıçrayışla gecenin içine kayboldu.Hepimiz
çok şaşırmıştık."
Ruslar
bu kaçışa pek bir ehemmiyet vermemişlerdi ve Gimri'nin alınmasıyla
Kafkasya'yı fethettiklerini düşünüyorlardı. Çeçenlerde ise bu
kaçış büyük bir etki yaptı ve böylece "Şamil Efsanesi"nin
ilk taşı konmuş oldu.
Şamil, kendisinden önce hiçbir kimsenin yapamadığı bir şey yapmıştı:
Çeçen ve Dağıstan halklarını birleştirerek bir imamlık kurup,
bir despot gibi hüküm sürdü.
Özellikle
Kafkas dağlarının korumasından pek faydalanamayan bazı halklar
ona tabi olmakta tereddüt ediyorlardı. Bu kabilelere karşı her
türlü imkanlarla mücadele etti.
F.
Nansen'in kitabından uzunca bir alıntı bu konu hakkında daha iyi fikir
veriyor:
"Şamil'in
karakteri, tarzı ve insanlara karşı tavırları şu olayda kendini
net bir şekilde gösteriyor:
Şamil, Dağıstan'daki savaşlar esnasında Çeçenistan'ı fazla koruyamamıştı.
Dağlarda ve düzlüklerde yaşayan Çeçenler Rus baskınlardan her
zamankinden daha fazla zarar görüyorlardı.
Bu çaresizlik içinde Şamil'in Dargo'daki karargahına dört elçi
göndermişlerdi.
İstekleri ise, ya onları daha iyi koruması, yada Ruslarla barış
antlaşması için izin vermesi idi. Fakat bu dört elçi bu teklifi
fanatik imamın kendisine söylemeye cesaret edemiyorlardı, çünkü
bu hareket, hayatlarına mal olabilirdi.
Şamil'in annesine gidip ondan isteklerini Şamil'e bildirmesini
istediler. Şamil, annesine karşı çok şefkatli idi ve onu çok
seviyordu. Fakat bu sevgi bile onun bu konudaki sertliğinden
bir şey eksiltmedi. Gelen elçilerin
öldürülmesi, yada gözlerinin oyulması, yada ellerinin veya başka
bir uzuvlarının kesilmesi - ki bu tür cezaları daha önce vermişti
- gibi kötü sonuçlar getirebileceğini düşünüyordu. Halkına,
Çeçenlerin bu isteklerini bildirdi. Ve Peygamber, emrini bizzat
kendisine bildireceği vakte kadar oruç ve ibadet ederek inzivaya
çekileceğini duyurdu.
Ve mescide girip arkasından kapıyı kapattı. Şeyhin müridleri
ise zikirlerini mescidin önünde yapıp, ibadetlerini şeyhin ibadetleriyle
birleştiriyorlardı. Üç gün üç gece boyunca kapılar açılmadı.
Dışarıdakiler oruç ve zikirden bitap düşmüşlerdi ve büyük bir
heyecanla şeyhin çıkmasını bekliyorlardı. Nihayet kapı açıldı
ve Şeyh gözüktü.
Yüzü bembeyaz olmuştu ve gözleri kan çanağına dönüşmüştü. İki
mollayla beraber mescidin damına çıktı ve annesini yanına getirmelerini
emretti.
"Çardra" denilen beyaz örtüsüne bürünmüş bir vaziyette
mollalar annesini getirdiler.
Ağır adımlarla şeyhin yanına vardı. Şamil ona hiçbir şey söylemeden
dakikalarca baktı. Sonra gözlerini göğe çevirip her taraftan
duyulan bir sesle:
"Ey
büyük Peygamber! Senin emirlerin kutsaldır. Senin adil kararın
herkese bir uyarı olsun."
Sonra halka dönüp:
"Sözünden dönen Çeçenler, Ruslara boyun eğsinler. Onlara
utanç olarak elçi göndermiş olmaları yeter.
Bana söylemekten korktular ve güçsüz annemi alet ettiler. Ve
görün işte! Sizin ibadetlerinizle birlikte üç gün boyunca bende
ibadet ettim ve oruç tuttum. Ve benim bu münasebetsiz soruma
olan cevap bizzat Peygamber tarafından geldi ve beni bir yıldırım
gibi çarptı: Çünkü Allah'ın isteğidir ki, bana Çeçenlerin isteğini
ilk açıklayan kişi, 100 kırbaç cezasına çarptırılacaktır. Ve
bunu bana ilk söyleyen - annemdi!" Şamil'in işaretiyle
zavallı yaşlı kadının üzerinden çardrasını yırttılar ve kırbaçla
ona vurmaya başladılar. Korku ve hayranlık dolu bir uğultu koptu
halk arasında. Beşinci darbeden sonra kadıncağız bayıldı. Şamil
bile acıdan kendinden geçmiş bir vaziyette annesinin ayaklarına
düştü. Bu sahne çok etkileyici idi ve bunu görenler ağlayarak
annesi için af diliyorlardı. Birkaç saniye sonra Şamil ayağı
kalktı. Yüzünde biraz önceki duygusallıktan eser kalmamıştı.
Bir defa daha gözlerini semaya çevirip kabir ciddiyetiyle şöyle
dedi:
"La
İlahe İllallah, Muhammedurrasulullah!
Ey Cennet Ehli! Benim yalvarmalarım duyuldu ve bu cezanın geri
kalan kısmını çekme isteğim kabul edildi. Ben bu kabulü büyük
bir neşeyle karşılıyorum ve bunu, bana verilmiş en büyük bir
hediye olarak kabul ediyorum! Allah'a sonsuz hamd olsun ki,
imtihanı başarıyla kazandım."
Gülümseyen dudaklarla üzerindeki kızıl cübbesini çıkarıp sırtını
açtı ve iki müridine ağır Nogay kırbaçlarını verdi ve şöyle
buyurdu: "Peygamberin emrinde gevşek davranıp hafif vuranı
bizzat kendi ellerimle öldüreceğim!"
Hiçbir tepki vermeden 95 kırbaç darbesini karşıladı ve yine
hiç bir şey olmamış gibi cübbesini giyip, şok olmuş kalabalığa
dönerek: "Annemin acı çekmesine sebep olan o lanetli köpekler
neredeler?" Zavallılar elçiler, sürüklene sürüklene getirilip
ayaklarına serildiler. Başlarına gelecekler, yani İmam'ın onları
öldüreceğinden hiç kimsenin şüphesi kalmamıştı artık. Fakat
beklenilenin aksine, Şeyh onları kaldırıp: "Artık yurtlarınıza
dönün ve oradakilere cevap olarak burada şahit olduklarınızı
anlatın." dedi.
Bu
olayda karşımıza çıkan, sadece iyi bir oyuncu olan Şamil değil, o aynı
zamanda kitleleri harekete geçirebilen bir karakterdi. Bu mükemmel derecede
tasarlanmış oyun, hemen inanan dağlı haklar arasında derin bir etki uyandırması
gerekiyordu.
(Nansen, bu çok şahitli olayı tasarlanmış bir tezgah olduğunu düşünüyor.
Çevirmenin notu)."
Nansen'in
kitabından alıntı burada bitiyor. Şamil, iktidarının en yüksek
olduğu 1849 yılında 20,000 askeri vardı.
Onun karşısındaki Rus asker sayısı ise 280,000 idi. Bu orantısızlığa
rağmen Şamil, Rus ordusu karşısında çok parlak zaferle kazanmıştı
ve Rus askerlerinden on binlercesini öldürmüştü. Kısa bir zaman
için Vladikafkas ve Gürcistan'ın başkenti Tiflis şehirleri arasındaki
Ruslar için çok önemli bağlantı yolunu da ele geçirmişti.
Hatta Tiflis'e şaşırtma bir saldırı bile yapabilmişti. Rusya'nın
Kafkasya'da nasıl bir direnişle karşılaştığını şu gerçek daha
iyi gösteriyor: Rusya bazen bütün bütçesinin altıda birini sadece
bu savaş için harcıyordu.
Paris barışı, aynı vakitlerde devam eden ve bir çok Rus ordusunu
da bağlayan Kırım savaşını bitirmişti.
Yine aynı vakitte, yani 1856 yılında Prens Baryatinski, Kafkaya'daki
ordularının başına geçmişti.
Prens Baryatinski, Çeçenler'e karşı dağlarda hiçbir şansı olmadığını
biliyordu ve böylece onlarla açık arazilerde savaşabilmek için
dev kayın ormanlarını yok etmek amacıyla 100,000 kişilik bir
ordu hazırladı.
1859 yılında Şamil, Gunib Aulu'nda kıstırılmış ve teslim olmaya
zorlanmıştı. Ailesiyle birlikte kuzeye götürüldü ve Moskova'da
Çar 2. Aleksander tarafından büyük bir hayranlıkla ve iltifatlarla
karşılandı. Bir yemek esnasında Şamil'i seyreden Çar, herkesin
duyabileceği bir sesle:"Korkarım İmam bu gidişle bizi de
yiyecek!" dedi.
Şamil pek oralı olmadan şöyle cevap verdi: "Hiç korkmayın,
sizi yemeyeceğim, çünkü dinimizde domuz eti yemek yasaktır."
Şamil
oradan Moskova'nın güney batısına, Kaluga'ya götürüldü. Orda Rus devletinin
himayesi altında üç hanımı ve çocuklarıyla birlikte kalmaya başladı.
Rus izniyle 1870 yılında Mekke'ye göç etti. 1874 yılında, o çok sevdiği
Peygamberini ziyareti esnasında Medine'de vefat etti. Kabri, Cennet-ül
Baki denilen Medine'deki mezarlıktadır.
*Mustafa
Naç: Kafkas Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi