Kundeyt Şurdum'un şiirlerine bir yolculuk
Kundeyt Şurdum

Kundeyt Şurdum, uzun yıllar önce Türkiye'den Avusturya'ya yerleşmiş Çerkes asıllı bir öğretmen ve şair. Şiirlerini yabancı dilde yani Almanca'da yazıyor olması onun en çok konuşulan yanlarından biri. Vorarlberg'de birçok Türkiyeli genci eğiten Kundeyt Şurdum, ORF televizyonunun "20. Yüzyıla Damgasını Vuranlar" adlı programında "asrın adamları" arasında yer aldı.Prof.Sigurd Paul Scheichl, Johann Peter Heber Edebiyat Ödülü(1996) sahibi olan Şurdum'un "Gün Geçmiyor İz Bırakmadan" adlı son kibabı için bir önsöz yazdı. Kundeyt Şurdum'un üçüncü şiir kitabı hakkındaki bu yazıyı Tevfik Sönder "kafkaf.org.tr" için Türkçe'ye çevirdi.

 

Sigurd Paul Scheichl

Alman ve Avusturya ekonomisi son on yıllık devrelerin büyük göç hareketlerinden kar ederken, Alman ve Avusturya edebiyatı da zenginleşti. Kundeyt Şurdum mesleki hayatında başarıyla bu halklar için çalıştı, şiirleri de onlar adına bir kazançtır. Eğer bilinçli lisan tasarımı şiirlerin düzeyini belirliyor ise, bu Türkün şiirleri yüksek düzey Alman şiirleri arasındadır.

Alman şiirleri... Şiirlerden birinde gururla söylediği gibi, "Benim Almanca şiirlerim." Yabancı lisanın benimsenmesi (ki bu lisan şüphesiz Şurdum'um daha okuldaki lisanı olmuştu), Almanca'nın bilhassa sahiplenilmesi bu mısralar için son derece önemli olup, mısraların konusu asla sadece yazarın aslıyla yeni vatanı, Türk ve Avusturya kültürü arasındaki çelişkiden ibaret olmamıştır.

Biraz yukarıda zikredilen şiir, yani "gurbetteki memnuniyet" yeni lisan ile "heyecan verici" bir uğraşın ifadesi olsa dahi; bizler bile çok da kendiliğinden anladığımızı varsaydığımız anadilimizde - okuyucular ve özellikle zaman zaman yazanlar olarak - "yabancı sulara yelken açma," "yabancı taşlarda tökezleme" hissini bilmez miyiz? Kundeyt Şurdum burada gerçekte yabancı bir lisanla ve yabancı bir lisanda çalışmak yerine lisanla şairane bir münasebetten söz etmektedir.

Bir dünyadan başka bir dünyaya gelmiş bir insanın tecrübeleri -"İçimde her şeyi ikiye bölen bir şey"- bu mısralarda başka şeylerle birlikte münakaşa götürmez biçimde "Uykum denizden geliyor," "Kunduralar II," "Bugün" ve başka şiirlerde de ifadesini bulmaktadır. Öte yandan Şurdum bu ve vatanının kültürüne (mesela Türk musikişinası Itri ve onunla aynı zamanda yaşayan Bach'ın karşılaştırıldığı "Bach'tan birşey anlamazlar" şiirinde) ve Türk mekanlarına yaptığı başka göndermeler ve 1991 senesinin Vatansız kitabındaki şiirlere rağmen, Türklerin ekonomik zorlukların Avusturya'ya gitmesine yol açtığı bir şairi veya şairlerinden biri değildir.

Bu yeni kitabın çoğu şiiri, belki en karakteristik olanları, geleneksel hiciv biçemindedir; Türk şiir biçemleri bazen hangisinin seçildiği konusunda kendiliğinden belirleyici olurlar. Şurdum şiirlerinde duygular tarafından yönetilmek yerine şiirleri, herşeyden önce vurgulamak istediği hususa yönelik iç gerilimi gözden kaybetmeden benzerlik ve çelişkiler ile kesin bir biçimde yapılandırıyor.

"Annem bana dedi ki" bu tür mısralara herhangi bir misal olabilir. Bu mısraların etkisi her şeyden önce şu üç şartlı cümle: "Oturmak istiyorsan," "Konuşmak için ağzını açtığında," "Yazdığımda" ve "Bana dedi" ve "Ama bana demedi" arasındaki paralellikten kaynaklanmaktadır. "Sen"'den "bana" olan geçiş paralelliğin sınırlarını gösteriyor: Oğula verilen tavsiyeler yazmaktayken yalnız ve danışmanından yoksun olan ben'e yeterli olmamaktadır. Yazmakta olanın davranışı için kaide yoktur veya varsa da, bunlar öğretilmez: Bunlar sadece yazılmakta olan lisana yabancı birinin tecrübeleri olmakla kalmayıp, sanatsal faaliyetlerde bulunan herkesin yaşadıklarıdır. Bu kadar basit olan son satıra, yani "yazdığımda"ya doğru gerilimin arttırılması entelektüel ve estetik bir lezzet taşıyor.

Hiciv düşünsel şiirdir; bunun için bugün gözden düşmüş olan bu deyimi kullanmaktan kaçınmamız oldukça zor. Kundeyt Şurdum'un şiirleri gerçekten düşünceler tarafından belirlenmekte, mesela görünüşte bir hikaye ima edilen ama aslında şiirlerin çelişki gücünden bahsedilen "O şarkı söyledi" adlı şiirde, "susmak" ve "şarkı söyledi" arasında karşılıklı bir oyundan yola çıkılıp "bir şarkıya başladı" ile çözülüme varılmaktadır.

Bu kitapta birkaç örneğine rastladığımız yazmak ve şiirler konulu başka bir şiir olan "Gün Geçmiyor İz Bırakmadan"da konu işlenerek sondan bir önceki mısrada "İlk mısrayı yazarım" ile neticelenmektedir. "Yürüdüğün yol aydınlık" ise yazmanın nasıl hayata karışıp, hayatta bir fırsatı kaçırmaya yol açabileceğini ima ediyor.

Bazı şiirlerin politik bir arka planı varmış gibi. "Orada yasak olan"ın (belki de aceleyle) Türkiye ve Batı Avrupa arasındaki çelişkiden söz ettiği düşünülecektir; öte yandan "orası" ve "burası", "burası" ve "orası" arasındaki çelişki - mekan zarflarının basit ve aynı zamanda bilinçli kullanılışı Şurdum'un yapılandırma arzusunun ifadesidir - sadece politik biçimde yorumlanması zor olan bir çözülümde şahikasına varmaktadır:

Ama özlediğimiz
Ne orada var
Ne de burada

Özel konulardaki şiirler de, örneğin "bir evlilik hakkında" da duygular tarafından belirlenmek yerine bu berrak, düşüncelerin yönelttiği yapıyı sergiliyor. Kadın ile erkek arasındaki mutabakatın görüntüsü, erkeğin bakış açısından, sıradan bir yanyana oturma olup, o arada kadın örgü örmektedir. Bu şiir, bu şairin şiirlerinin çoğu gibi kısa imalarla gündelik hayatın tecrübelerini - son mısradaki "benimkine yaslanan başın" ile iki hayatın bu birlikteliği özetlenene dek birbiri ardına sıralamaktadır.

Bu düşünce tarafından belirlenen yapıya rağmen Şurdum'un şiirleri kesinlikte düşünceyi abartmaz; o her şeyden önce soyut taslakları az çok maharetle şiir diline dönüştüren bir şairdir. Somut, basit, gündelik olanı gözlemleme yeteneği onu bundan korur. Bütün bu hususlardan düşünsel unsur tamamen kendiliğinden ortaya çıkar. Başka sözlerle: bunlarda şair 'büyük' çelişkileri, kendininkileri, kendi kaderini paylaşan insanlarınkileri, bizimkileri görür.

Soyutlamadan lisanının sınırları da onu koruyor olabilir. Lisanının sınırları dediğim zaman, Almanca dilinde maharetinin kısıtlı olmasını kastetmiyorum; bu sözkonusu olamaz. Ama başka bir kültürel çevreden gelen ve başka bir lisanda da düşünebilen yazar için öğrenilmiş lisanın sıradan (ve bazen klişe haline gelmiş) soyutlamaları, Almanların alıştıkları düşünce yolları, bu lisanla büyümüş biri kadar kolay akla gelmeyebilir.

Bu husus onu düşüncenin renksizliğe kaymasından koruyor; Şurdum'un lisanı basit ve lakonik, konudan ve berrak duygulardan ayrılmıyor, Almancası şaşırtıcı biçimde eskimemiş.

Şurdum'un meseleyi uzatmama tutkusundan bahsettim; uzun şiirlerin sayısının azlığı ve şiirlerin kısa döngüler halinde düzenlenmesi - kullanılan şiirselliğin oyun oynar gibi eski bir biçemini benimseyebilen "takvim yaprağı ile kopartılan şiirleri" - gözden kaçmamalı.

Bir epilogda bu Avusturyalı yazarın hayatı hakkında kısa bilgiler de bulunmalı: Çerkez asıllı Kundeyt Şurdum 1937 yılında Türkiye'de doğmuş. İstanbul'da büyürken Avusturya Lisesi'ne gitmiş; dolayısıyla Almanca yetişirken erkenden ikinci yetişme dili olmuş ve üniversite talebesiyken Almanca'dan Türkçe'ye tercümeler yapmış. Federal Almanya'da birkaç kere bulunduktan sonra 1971 yılında eşiyle birlikte Avusturya'da endüstrileşmeden büyük ölçüde nasibini almış, halkının %10'undan fazlası Türk vatandaşlarından oluşan Vorarlberg eyaletine yerleşmiş. Şurdum vatandaşları için metinler yayınlamış, onlar için mütercimlik ve tercümanlık, çocuklarına öğretmenlik yapmış. Burada yerel edebiyat çevrelerine girmiş, burada - Aleman aksanının belirgin olduğu bir çevrede - Almanca lisanını nihai olarak şiirlerinin lisanı olarak seçmiş (ama bu, şairin yazdığı tek lisan değil, çünkü bazen hala, veya tekrar Türkçe şiirler de yazıyor).

Şurdum yazdıklarının çoğunu çöpe atmış, daha azını yayınlamış: İki ince şiir kitabı, Ödünç Alınmış bir Göğün Altında (1988), Vatansız. Vorarlberg'deki Türkler, Nikolaus Walter'in fotoğraflarının süslediği bir şiir kitabı (1991) - her iki kitap da daha bu sonuncusunun kısa ve özlüğünü sergilemese de, buna karşılık sık sık tını efektleri kullanıyorlar-; Avusturya edebiyat dergilerinde yayınlanmış şiirler; Vorarlberg stüdyosunun prodüksiyonunu üstlendiği birkaç skeç. Dergiler ve medyada sürekli gözükme çabası ona - insanın içinde neredeyse 'ne yazık ki' demek geliyor - yabancı, o edebiyat endüstrinden kaçıyor. 1996 yılında Johann Peter Hebel - ödülünü kazanıyor.

Yazımı bitirmeden burada bilhassa sivriltilmiş bitişler sergileyen ve kendi kendilerini anlatmalarını arzuladığım şiirlerden üç alıntı yapmak istiyorum.
İlki eski vatanıyla alakalı ("Kunduralar II"):

Üsküdar'dan seve seve gidiyorum
Üsküdar'dan seve seve gidiyorum
Üsküdar'dan seve seve Üsküdar'a gidiyorum

Yazmak ile alakalı şiirlerinden biri olan "Bach'tan birşey anlamazlar" aşağıdaki mısralarda şahikasına erişiyor:

Memnun olmamak doğuştan özelliğim.

Ondan bir mutfak masası yapıyorum,
Bir mutfak bıçağı ve fincan fincan çay.

Ve son olarak aforizma yoğunluklu bir beyit, takvimden Kasım ayı ile birlikte koparılacak bir şiir:

Bu Kasım'a nasıl vardım
Diye tramvayda sordu kendine
Daha Eylül'dü yahu

Bunlar kesinlikle Alman şiirleri, ama gözlemle, yorumlama ve biçimlendirme açısından bir Akdenizliliği muhafaza ediyorlar. Çok uzaklardan gelen bir şair olan Kundeyt Şurdum mısralarının bu aydınlığı ve aydınlatıcılığıyla bizim edebiyatımızı zenginleştiriyor.

 

 

Anasayfa | Vakıf Hakkında | Ajans Kafkas | Bugünkü Kafkasya | Analiz | Diaspora | Kültür | Tarih | İz Bırakanlar | Kafkas Kitaplığı
Belgelerle Kafkasya | Müzik | Resim Arsivi | Serbest Kürsü | Sohbet Odası | Linkler