|
Tarihi
bir yalanın romanı "Son Ubıh"
Hulusi
Üstün
Edebiyatçının hayal kurmaya hakkı vardır, yalan söylemeye
değil. Yazının insanın yaşam süresiyle kıyaslandığında ölümsüz
oluşu edebiyatçıların yalanını tarihçilerin yalanları kadar
affedilmez kılmaktadır. Çünkü tarihsel olayları eserine konu
eden edebiyatçı, okuyucuya estetik tatlar sunmanın yanında
tarihe de ışık tutma sorumluluğu altındadır. Ve yazık ki tarih
kitapları da, geleceğe yönelik ütopya kurguları da yazın sanatı
da içeriğinden ayıklanması gereken martavallarla, palavralarla,
yalanlarla dolu. Yalancılar ölüyor ama yalanları günah işlemeye
devam ediyor.
Salt gerçek
değildir edebiyatın konusu.
Hayal, hülya ve kurgu da edebiyatın asli kaynağıdır...
1990 yılıydı
sanırım. O vakitler üç yıl sonra Abhazya'da yitireceğimizi
bilmediğim fakat her haliyle ulusal sorumluluğunun ayrımında
olduğunu sergileyen bir Abhaz genci, Bahadır Özbağ tavsiye
etmişti Bagrat Şınkuba'nın Son Ubıh adlı eserini. Soyumuzun
yaşadığı talihsiz savaş ve sürgün sürecinin romanıydı bu.
On altı yaşımın tüm duygusallığıyla okuyup bir çok yerinde
içim öfke dolarak bitirmiştim bu romanı ve tarihi gerçekleri
gün ışığına çıkardığını iddia eden bu eseri inandırıcı bulmuştum...
Önce yazar
Bagrat Şınkuba...
Abhaz edebiyatının önemli isimlerinden. Aynı zamanda Abhaz
Cumhurbaşkanlığı görevi de yapmış bir yazar, halk bilimci
ve şair. Özellikle bir çok dile çevrilen "Son Ubıh"
adlı eseriyle adını duyurmuş ve Türkiye'de de kabul görmüş
bir edebiyatçı ve halk bilimcidir. Söz konusu eserin başında
yazar, kitabın metninin Förah Koazba adlı bir Abhaz gencinin
notlarından oluştuğunu yazmakta. Förah 36 yaşındayken İtalya'da
partizan gençlerle birlikte faşistlere karşı vuruşurken ölür.
Annesine emanet ettiği notları ölümünün ardından ortaya çıkar
ve yazar kendi ifadesine göre bu notlarda okumakta güçlük
çektiği birkaç nokta dışında değişiklik yapmaz ve yayınlar.
Eser üç ciltten oluşuyor birinci cildin konusu sürgün öncesi
Kafkasya'da geçiyor, ikinci ve üçüncü cilt Türkiye ve Ortadoğu
ülkelerine savrulan Ubıkh halkının eriyişini ve dramını dile
getiriyor. Yazar Hayri Ersoy tarafından Abhazca'dan Türkçe'ye
çevrilen ikinci kitap Nart Yayıncılık tarafından yayımlanmış.
Zavurkan Zolak adlı bir Ubıkh'ın sürgün ve sonrasına dair
anlatılarını içeren kitabın yazıldığı dönem itibariyle politik
bazı kaygılarla ele alındığı son derece aşikar. Öyle ki Ubıkh
halkının trajedisinin göçle birlikte başladığı dile getiriliyor
ve bu soykırım niteliği daha ağır basan zorunlu göçün müsebbibi
olan Çarlık yönetimine ve onların emperyalist uygulamalarına
değinilmeden sürüp gidiyor. Kitabı okuduğum ilk günlerde de
tekrar ele aldığım diğer dönemlerde de üzerimde bıraktığı
etki, bu halkın yok oluşunun tamamen Osmanlı politikaları
neticesinde ortaya çıkmış bir trajedi olduğu yönündeydi. Daha
sonra ulaştığım bilgiler kitabın konusunun gerçek olmadığını
ortaya koyunca bu kanının yanlışlığı ya da eksikliği de su
yüzüne çıkmış oldu.
Bir çok tarihi kasıt, coğrafi bilgisizlik ve mantık hatası
içeren kitabın bütün yanlışlarının irdelenmesi durumunda kitabın
asıl metninden daha geniş hacimli bir başka kitap ortaya çıkabileceği
için bu yazıda sadece gölgeli birkaç tarihi şahsa dair veriler
ortaya konacaktır.
Kitapta son derece olumsuz bir tip olarak sunulan ve Alow-ipa
Şardın adıyla tanıtılan bir Ubıkh asilzadesi halkını rütbe
ve makam için satar. Kız kardeşi Şanda Sultan Abdülaziz'le
evlenir ve Elmas adını alır. Alow-ipa Şardın bu evliliğin
kendisine sağladığı nüfuzla orduda rütbe alır ve halkını unutur.
Sultan Abdülaziz meşrutiyet taraftarlarınca tahttan indirilince
eşi Şanda intihar eder ve Alow-ipa Şardın'a işkence yapılır.
Bir yolunu bulup kurtulan Şardın Mithat Paşa'nın konağını
basar, Hüseyin Avni Paşa ve şeriklerini katleder. Kendisi
de bir süngünün ucunda can verir. Bu olaydan sonra Osmanlı
ülkesindeki Ubıkhlar sürgün edilip yok olurlar.
Kitapta
bu şekilde anlatılan olay Osmanlı tarihinde Çerkes Hasan vakası
olarak adlandırılır ve meşrutiyet hareketiyle ilgisinden dolayı
bir çok tarihçi ve yazar tarafından inceleme konusu yapılmıştır.
Olayın Çerkes tarihi açısından taşıdığı önem ise maalesef
dikkatten kaçmıştır.
Kitapta çıkar uğruna halkını unutan bir hain olarak sunulan
Alow-ipa Şardın Çerkes Hasan'dır. Kız kardeşi Şanda ise Sultan
Abdülaziz'in eşi Neşerek Sultan'dır. Peki kimdir bu Çerkes
Hasan ve Neşerek Sultan? Saraya nasıl gelmişlerdir ve Ubıkh
halkıyla ilgileri nedir? Tüm bunlar bir dizi tesadüf sonucu
açıklık kazanmıştır.
Kafkas Vakfı tarafından çevirisi basılan J. Bell'in "Çerkesya'dan
Savaş Mektupları" adlı eserinde Vordezoukue Dzepş (1)
adlı bir Ubıkh asilzadesinden bahsedilmekte ve onun işgalci
Rus güçlerine karşı Çerkesler'in verdiği savaşta ne derece
önemli bir yeri olduğu anlatılmaktadır. Vordezoukue'nun oğlu
Dzepş Barakay Ismail Bey'den ise Fonvıll'in "Çerkesya
Bağımsızlık Savaşı" adlı eserinde bahsedilmektedir. Fonvıll'i
İstanbul'dan Kafkasya'ya götüren, onu evinde misafir eden
ve rehberlik yapan kişi Ismail Bey'dir. Kızı Neşerek Sultan
Abdülaziz'in eşidir ve sarayda çok seçkin bir yeri vardır.
Oğlu Hasan Bey ise Fonvill'in anlattığına göre Vardan Vadisi'nde
bir Çerkes beyine Pur olarak verilmiştir. Kitabında onun baba
ocağına dönüş törenleri anlatılır. Hasan Bey 1863'te yedi-sekiz
yaşlarındadır ve Kafkasya'dadır. Osmanlı tarihçileri onun
1859'da Osmanlı topraklarında doğduğunu yazar.
1859'da Çerkes kurultayı tarafından Hasan Huşt önderliğinde
bir heyet İstanbul'a gönderildi. Bu heyetten dört zat İstanbul'da
kaldı. Bunlar Şapsığ temsilcisi Huşt Hasan, Nathuaç temsilcisi
Güstanokue İsmail, Abzah temsilcisi Barasbiy Hacı Hajbek ve
Ubıkhların temsilcisi Zevş Barakay İsmail Bey'di. Bu ziyaret
sonrasında İsmail Bey'e Trakya'dan geniş araziler ihsan edilmiş
ve muhtemelen bu sırada kızı Neşerek, Sultan Abdülaziz'in
annesinin isteği üzerine sarayda kalmış ve padişahla evlendirilmiştir.
Fakat İsmail Bey'in memleketiyle ilişkileri sürmektedir. Diplomatik
girişimler içerisindedir. 1862'de Çerkesya sorununu anlatmak
üzere Paris'i ziyaret eden heyetin başkanlığını yapar ve Vitold
Czartorysky refakatinde Londra'ya geçer. Avrupa'da halkının
verdiği ümitsiz savaş için destek arar ve bir çok çevreden
bu konuda söz alır. 1864 sonrası yenilginin kesinleşmesi üzerine
İstanbul'a gelir ve Istablı Amire ( Saray Atları ) bölümünde
çalışır kısa bir süre Büyük Çekmece Kaymakamlığı yapar ve
en sonunda ailesinin ve maiyetinin yerleştiği Silivri'ye döner.
Oğlu Hasan Bey de eniştesi Abdülaziz tarafından yetiştirilir
kendisine subaylık rütbesi verilir. Biniciliği ve zekiliğiyle
dikkat çeken Hasan Bey yetişmesi konusunda verilen emeği boşa
çıkarmaz ve tüm İstanbul'da tanınan namlı biri olur. 1876
yılında Jön Türkler hareketi tarafından Yıldız Sarayı basılır,
padişah tahttan indirilir. Baskın esnasında padişah hanımları
taciz edilir ve güzelliğiyle tanınan Neşerek Sultan'ın yüzü
boynunda altın taşıdığı gerekçesiyle açılır ve yağmur altında
Üsküdar'a geçmek üzere kayığa bindirilir. Bu hali gururuna
yediremeyen Hanım Sultan birkaç gün içinde vefat eder. Sultan
Abdülaziz'e olan garazıyla tanınan ve "kinim dinimdir"
diyen Hüseyin Avni Paşa ve kumpanyası bu fırsatı değerlendirip
padişahı intihar süsü vererek öldürür. Kahve ocağına cenazesini
atarlar. Oğlunun cesedi üzerine kapanan annesi hakaretlere
uğrar, hatta kulakları kesilerek küpeleri alınır.
Eniştesi
ve ablasının ölümünü hazmedemeyen Çerkes Hasan Mithat Paşa'nın
Beyazıt'taki konağını basar ve Hüseyin Avni Paşa ile Hariciye
Nazırı Reşit Paşa'nın da aralarında olduğu devlet adamlarından
altı kişiyi öldürür. Askeri mahkemede yargılanan Hasan Bey
olaydan iki gün sonra Beyazıt Meydanı'ndaki bir dut ağacına
asılarak cezası infaz edilir. (18 Haziran 1876)
Onun idamı tüm İstanbul'da geniş yankı uyandırır ve adına
şarkılar söylenir, ağıtlar yakılır. Çünkü haksız bir kalkışmanın
mağdurlarının intikamını almıştır Hasan Bey. Onun için söylenen
bir şarkı halkın bu mert adama duyduğu sevgiyi ortaya koyması
açısından kayda değerdir.
Aksaray'dan kar geliyor,
Ben sandım ki yar geliyor.
Çıktım baktım pencereye
Çerkes Hasan can veriyor.
Beyazıt'tır
meydan yeri,
Hanımların seyran yeri
Çerkes Hasan'ı astılar
Sol yanında ferman yeri.
Babası İsmail Bey'in Silivri Piri Mehmet Paşa Camii haziresindeki
mezar taşı kitabesi şu şekildedir:
"Müddet-i ömrünü gaza ve cihada vakfedip, Çerkezistan'ın
düşman eline geçtiği zaman kabail-i Çerakesenin hicretleri
esbabı istihsale sarf-ı mikdar eylemiş ve taallükati için
Alipaşa kariyesini teşkile ve Büyük Çekmece kaymakamlığında
hüsnü memuriyete muvaffak olmuş olan Istabl-i Amire payelülerinden
Ubıkh kabilesi ümerasından Zevş Burakzade Gazi Ismail Bey'in
ve civarında medfun harem ve evlad ü akrabaları ervahı için
rızaen lillahil Fatiha... 1292"
Halkımızın
verdiği ölüm kalım savaşının adı yad edilmeyen kahramanlarından
olan İsmail Bey'in oğlu Hasan Bey Edirnekapı Şehitliği'nde
yatıyor ve baş ucunda "Meşahir-i ümera ve guzat-ı Çerakese'den
Zevş Barakayzade Ismail Bey'in mahdumu olup Mekteb-i fünun-u
Harbiye'de ikmal-i tahsil eyleyerek kolağalık rütbesini ihraz
eylemiş iken genç yaşında veliyyü nimeti uğruna feda-yı can
eyleyen merhum ve mağfur Çerkes Hasan Beyin ruhu için Fatiha.
1293 " yazıyor.
Yazık
ki onurla yaşamış, onuru için yurdunu terk etmiş ve yeni yurtlarında
baş tacı edilmiş bu aile Şınkuba'nın "Son Ubıkh"
adlı eserinde çok farklı bir tarzda sunuluyor. Dolayısıyla
Ubıkhlar'ın Türkiye'ye göçü ve burada yaşadıkları da saptırılarak
anlatılıyor. Politik kaygılarla kaleme alınmış ve tarihin
zalim dediklerine mazlum, onurlu dediklerine onursuz diyen
bu kitap bu gün yeni neslin hafızasında da yanlış kanılar
oluşturuyor, yanlış sonuçlara vardırıyor.
Zevş ailesi
halen Silivri'de yaşıyor ve dedelerine ihsan edilen arazinin
kırk üç bin dönümünü ellerinde tutuyor. Bugün onlar için Ubıkh
olmak fazla bir şey ifade etmese de kendilerine bir soydaşlarının
yazdığı kitapta yakıştırılan çirkin ithamları hak etmiyorlar.
1-
Dzepsh, Zevsh, Zeühö yazılımları bu aile isminin çeşitli dillerdeki
yazılımlarıdır.
2- Konuyla ilgili bilgisine başvurduğum saygıdeğer büyüğüm
Sefer BERZEG Beyefendiye şükranlarla...
|