Adıgelerin
Osmanlı Devleti ile münâsebetleri
Fethi
GÜNGÖR

Bir
toplumun sosyo-kültürel tarihini mütâlaa ederken incelenmesi gereken
mühim mevzulardan biri de komşu ülke ve toplumlarla, kendi dışındaki
dünya ile kurduğu münâsebetlerdir. Zira, o toplumun muvaffakiyet
ve hüsranları, dış ilişkilerinin mahiyetiyle doğru orantılıdır.
Bu hipotezden hareketle, Rus yayılmacılığı ve vahşeti karşısında
Çerkesya'da dört asra varan şanlı bir direniş sergileyen Adıge
(Çerkes) toplumunun elim bir mağlubiyete dûçar oluşunun müsebbiplerine
ışık tutması umuduyla, dış ilişkilerini irdelemeye çalışacağız.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl dönümü etkinliklerine
mütevazı bir katkı olması dileğiyle Adıge-Osmanlı münâsebetleri
ile konuya girmeyi uygun gördük. Daha sonraki sayılarımızda -imkânlar
dahilinde- Adıge-Rus, Adıge-Avrupa ilişkileri ve nihayet Adıgelerin
sair Kafkas halklarıyla ve Trans-Kafkas ülkeleriyle münâsebetleri
incelenecektir.
Adıge
- Osmanlı İlişkilerinin Mahiyeti
Adıgelerin Osmanlı Devleti ile kurduğu münâsebet ağında en büyük
yeri, işgalci Çarlık Rusyası tarafından yurtlarından sürüldükleri
zaman Osmanlı'dan gördükleri büyük hoşgörü örneği tutmaktadır.
'1850'li yılların ilk yarısında bazı Kafkasyalı ailelerin gönüllü
olarak Osmanlı topraklarına göç ettiği bilinmektedir. Kırım Savaşı
sırasında mecburi bir hareket haline gelen göç olayı, 1862-1865
yılları arasındaki üç yılda zirveye ulaşmış ve 1877-1878, 1890-1908
yılları arasında yoğunlaşarak 1920'lere kadar süregelmiştir. Kafkasya'dan
yola çıkan göç kafilelerinin hareketlenme zamanları Osmanlı-Rus
ilişkilerindeki değişiklikleri yakından takip etmiştir. Kafkasya'dan
Osmanlı ülkesine doğru gelişen tarihi bir mecburiyetin doğurduğu
bu kitle göçleri, Osmanlı Devleti'nin sosyal, etnik, ve dini kompozisyonunu
radikal olarak etkileyen bir nüfus hareketidir. Bu göç üzerine
oluşmuş zengin literatürde, kaynakların çoğunda Çerkes ve Türk
kökenli boylar -varlıkları bilinmesine rağmen- herhangi bir ayrıma
tabi tutulmadan 'Kafkasyalı' veya daha çok 'Çerkes' genel adı
ile adlandırılmışlardır.' (Bice, 1991: 45).
Özellikle 1864 zorunlu göçünün nasıl başlayıp ne şekilde geliştiği
'Çerkes Tehciri' başlığı altında ayrı bir makalede teferruatıyla
işlenme ihtiyacı gösterdiği için bu makalede kısa geçilecektir.
Ancak, burada Kafkasya'dan Anadolu'ya yönelen bu devasa nüfus
hareketinin karakteri hususunda önem arz eden iki husus belirtilmelidir
ki, bunlardan birincisi; Sovyet araştırmalarının kahir ekseriyetinde
gösterilmeye çalışıldığı gibi söz konusu nüfus hareketi gönül
rızasıyla tabii olarak, dahası Osmanlı'nın özendirmesi, din adamlarının
da teşvikiyle vukû bulmuş değildir. İkincisi; Kafkas muhacirleri,
zor günlerinde kendilerine kucak açıp yer yurt veren Osmanlı Devleti'ne
ve toplumuna çok kısa zamanda uyum sağlamış, Türk toplumuyla -kız
alıp verme gibi kalıcı ilişkiler yoluyla- bütünleşerek etle tırnak
gibi ayrılmaz bir yapı kazanmışlardır. Osmanlı Devleti'nde olduğu
gibi Türkiye Cumhuriyeti'nde de toplumun ve devletin her kademesinde
önemli görevler icra etmişler ve halen de icra etmektedirler.
İlk Temaslar
Tarih boyunca bir çok kavmin geçiş ve karşılaşma noktası olarak
görülen Kafkasya ile Türklerin ilişkisi M.Ö. 4. yüzyıla kadar
gitmektedir. Bölge, önceleri Kırım Hanları vasıtasıyla ve 16.
yüzyıldan itibaren de doğrudan Osmanlı Devleti ile ilişki içerisine
girmiştir. Bu ilişki bazen kötüleşerek 20. yüzyıla kadar süregelmiştir.
(Bice, 1991: 45).
"Ulu Kafkas Dağlarının kuzeyinde yer alması hasebiyle Avrupa
kıt'asına dahil olan ırklar ve diller meşheri Kuzey Kafkasya ile
Osmanlı Devleti'nin ilk teması, 1451'de Fâtih'in Abhazistan (Sohumkale)
üzerine donanmasını göndermesiyle başladı. Taman yarımadasından
Soçi'ye kadar Çerkesistan sahilleri de, 1479'dan 1810 Rus istilasına
kadar Osmanlı (nüfuzu altın)da kaldı." (Öztuna, 198: 2 /
331-332).
Kırım'ın elden çıkmasından sonra Osmanlı Devleti, Kafkasya ile
ilgili eski politikasını hatalı ve yetersiz bulduğundan, doğu
hudutları için büyük önem taşıyan Kafkasya'da dikkatini yoğunlaştırdı.
Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin Asya'daki topraklarını muhafaza
etmek üzere, Çerkesistan'ın bir serhat ülkesi haline konulması
düşünüldü. Bunda, Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Çerkesistan
sahillerini gezen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa ile Canikli Ali
Paşa'nın verdikleri rapor etkili olmuştur (Saydam, 1997: 36).
Kuban'daki Adıge Kalubatyiko gurubunun Çerkeslere yönelik Osmanlı
yardımının Rus müdahalesine yol açacağı endişesiyle geri çevrilmesini
savunmasına karşın, esenliği Osmanlı yardım ve desteğinde arayan
Zaniko Muhammed Geriy gurubunun görüşünün benimsenmesi sonucu
M. Geriy 1781 yılında İstanbul'da bir antlaşma yapmış ve Ferah
Ali Paşa yönetimindeki askeri kurul Batı Kafkasya'ya gelmiş, böylece
ilk büyük ve etkili Osmanlı müdahalesini gerçekleştirmiş, 1781
yılında da Anapa, Soğucak ve Tsemez kaleleri yeniden yapılmış
ve pekiştirilmiştir (Aydemir, 1988: 15).
'Paşa İstanbul'dan din adamları getirerek bunları Çerkesler arasında
misyoner olarak kullanma becerisini gösterebilmiştir. Öyle ki,
din adamlarının Kafkasya'ya geldiği seneye "İmam yılı"
adı verilmiş, bu tarihten sonra Çerkes isimleri bırakılarak Ahmet,
Mehmet gibi Osmanlıca isimler alınmaya, çocukların sünneti için
sünnetçiler getirilmeye başlanmıştır. Ferah Ali Paşa'nın ölümünden
sonra eskiden olduğu gibi ılımlı politikanın yerini baskı aldığından
İslamiyetin yaygınlaşması hızını yitirmiştir.'(Aydemir, 1988:
18).
Siyasi ve Askeri İlişkiler Kırım'ın Ruslara geçmesini müteakip,
Osmanlı Devleti'nin Çerkesistan'a alakası hızla artmıştır. Ahmet
Cevdet Paşa, bu durumu veciz ifadeleriyle şöyle özetler: 'Kırım
Hanlığı istiklâl sûretiyle Devlet-i Aliyye'den munfasıl oldukta
lede'l-îcâb tevâif-i Çerâkise'den asker celb ve istihdam etmek
üzere Devlet-i Aliyye nazar-ı ihtimâmını Çerkesistan'a ihâle etmeğe
mecbur olduğundan ahâlîsine dîn-i İslâm telkîn olunup refte refte
bu tarafların kâffe-i ahâlîsi putperestlikten geçerek kavî Müslüman
olmuşlardır.'(Ahmet Cevdet Paşa, 1986: 95).
16. yüzyılın başlarında Osmanlıların ve Kırım hanlarının tesiriyle
İslam Adıge toprağında yayılmaya başladı. 1822'de toplanan kabileler
meclisinde kararların şeriate göre alınması kabul edildi; ancak
mahalli adetlerin kuvvetli tesiri devam etti (Akiner, 1995: 184).
1578-1579'daki Özdemir Oğlu Osman Paşa'nın Kafkasya seferinden
sonra uzun bir müddet, Osmanlı Devleti Kafkasya ile fazla ilgilenmedi.
Ancak 1774'den sonra Rusya'nın Kırım'ı ele geçirmek istediği anlaşılınca
Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı hissedildi. Çünkü
burası Rusya'nın güneye doğru inmesini engelleyebilecek tabii
bir set gibi idi. Bu bölgede Osmanlı nüfuzunu kurmak veya güçlendirmek
için, devleti temsilen Ferah Ali Paşa Anapa'ya gönderildi ve oradaki
kalenin inşası görevi ona verildi. Anapa muhafızı olarak Ferah
Ali Paşa'dan beklenen Çerkes kabileleri ile ilişki kurarak onları
Osmanlı Devleti'nin nüfuzu altına sokmak idi. Kafkasya'da, Dağıstan
öteden beri siyasi olmaktan çok dini ve manevi bakımlardan Osmanlı
Devleti ile sıkı ilişkilere sahip idi. Ancak Osmanlı Devleti'nin
Batı Kafkasya'daki nüfuzu daha da zayıf idi. Osmanlı Devleti hiç
bir zaman bu bölgeyi doğrudan doğruya hakimiyeti altına almaya
çalışmamıştır. Bilhassa dağlardaki kabileler üzerinde ciddi bir
tesiri yok gibi görünmektedir. Kuban boylarında ve ovada oturan
Kabileler ile ilişki kurma ve sürdürme görevi Kırım Hanlığı'na
bırakılmıştır. İslamiyet'in dahi Kuban Çerkesleri arasında yayılmasında
yine Kırım Hanlığı'nın en önemli rolü oynadığı ileri sürülmektedir.
Ancak onların İslamiyet'e girişlerinde en önemli katkıda bulunanın
Ferah Ali Paşa olduğunu Mehmet Haşim Efendi ve ondan naklen A.
Cevdet Paşa ile Lettres'in yazarı ileri sürmüşlerdir. Böylece
Çerkesler'in Osmanlı Devleti ile fazla ilişkilerinin olmayışı
(Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Çerkes asıllılar hariç), İslamiyet'in
geçmişinin burada oldukça yakın oluşu ve dolayısıyla halifenin
otoritesini henüz ciddi olarak kabul etmeyişleri ve bin yıllardan
beri özgürce yaşamaya alışkın olmalarından dolayı olmalı, bu bölgede
Osmanlı Devleti'nin etkisi fazla değildi ( Habiçoğlu, 1993: 99).
'Osmanlı Devleti-Kafkasya ilişkilerinin kilit adamı olan Ferah
Ali Paşa 1780'de Soğucak'ta göreve başladıktan sonra ilk olarak
Rus istilasından kaçarak Kafkasya'ya gelmiş olan Kırım ve Tamanlı
göçmenleri Soğucak'ta iskân etmiştir. Öte yandan paşanın isteği
üzerine Sivas, Amasya, Tokat, Gerze ve Sinop civarından 10.000
asker gönderilmiş, bunların bir çoğu Kafkasyalı kızlarla evlenerek
orada kalmışlardır. Ferah Ali Paşa'ya elçi gönderen Nogaylardan
2000 kişi Hacılar kalesinde, 10.000'i Hatukay yöresinde ve geri
kalan 10.000'i ise o sırada metruk ve harap bir halde bulunan
Anapa kalesinde yerleştirilmişlerdir.'(Gökçe, 1979: 30).
Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kafkasya'nın merkezi bölgelerini
işgal etmek için kendisine hukuki bir mesnet oluşturma fırsatını
yakalamıştı. Anlaşmanın 21. Maddesinde şöyle denmektedir: 'İki
Kabartalar yani Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta Tatar taifesiyle
vaki civariyetlerinden nâşi Kırım hanlarıyla taallukları olmağla
Rusya Devleti'ne tahsis olunmaları maddesi Kırım hanlarının ve
meşveretinin ve Tatarbaşılarının idaresine ihale oluna.'(Muâhedât
Mecmûası, 1294: 3/1/267). Kırım'ın ilhakıyla birlikte Çarlık yönetimi
Kafkasyalıları dünya kamuoyuna, kanuni iktidara baş kaldıran 'âsiler'
olarak tanıtmaya başladı. Üstelik Kabardey'e tabi olduğunu iddia
ettiği diğer kabileleri de aynı gerekçeyle işgale yelteniyordu.
Hakikatte bu uygulamanın kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını
haykıran Çerkes beylerinin sesini hür (!) dünyadan duyan ülke
olmamıştır. Ancak insaflı bazı şahıslar hararetle bu tarihi hatanın
ve mesnetsiz yalanın dünya kamuoyuna duyurulması için üstün gayret
sarf etmişlerdir (Söz konusu anlaşmanın Kafkasya'yı alakadar eden
maddesinin bir yalana istinad edişi ve bunun Çerkesya'da ve Avrupa'daki
yankıları için bkz.; Bell, 1998: 473 ve devamındaki ekler; keza,
Longworth: 1996: 1-7).
18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, Rusya ile giriştiği
savaşlarda Kafkasyalıları da dahil etmek istiyor ve her defasında
onları Ruslara karşı tahrik etmeye çalışıyordu. Aslında aynı tarihler
Rusya'nın Kafkasya'ya doğru yayılmaya başladığı (ve hatta Kafkasya'yı
ele geçirme amacıyla) harekete geçtiği tarihlerdi. Çerkesler zaten
Ruslarla sık sık çatışmakta idiler. Bu nedenle Rusya'ya karşı
sürekli bir işbirliği iki tarafın da çıkarınaydı. Ancak Osmanlı
Devleti, Rusya ile savaş sona erip barış antlaşmasını imzaladıktan
sonra kenara çekiliyor ve Ruslar ile Kafkasyalıları karşı karşıya
bırakıyordu. Oysa Çerkesler 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829
Osmanlı Rus savaşlarında bilhassa Ruslara karşı çarpışmalara katılarak
Osmanlıları desteklemişlerdi (Habiçoğlu, 101).
İstanbul'un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri
Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa'ya
gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezâhüratla
karşılanmıştı (Kutay, 1957: 789).
Uzun savaşlar neticesinde yorgun ve zayıf düşen Çerkesler, Osmanlılarla
aralarında teessüs etmiş olan münâsebetin daha fiili ve müessir
bir şekilde tatbikini temin etmek gayesiyle, Osmanlılardan kuvvet
istemişler; bu müracaat kabul edilerek Battal Paşa kumandasında
30.000 kişilik bir Osmanlı kuvveti Karadeniz sahillerinden Tsemez
mıntıkasına çıkarılmıştı. Böylece Kafkasya'da ilk defa olmak üzere
fiili bir Osmanlı yardımı tahakkuk etmişti. Rusları Kafkasya'dan
çıkarmak, Kırım'ı istirdat etmek ve eski Altınordu Hükümetini
ihya etmek gibi büyük hedeflerle 1789'da gerçekleştirilen Battal
Paşa harekâtı, General Herman'ın taarruzları karşısında başarısızlıkla
neticelendi. Fakat Çerkesler yine mukavemet ve taarruzlarına devam
ederek Rus kuvvetlerini yerlerinde tuttular. Anapa istikametinde
ric'at eden Battal Paşa'yı takip etmelerine imkân vermediler (Berkok,
1958: 393-394).
Daha sonra Rus tarafına geçen Battal Paşa'nın, bu ihanetinin ödülü
olarak aldığı en büyük armağan, adının bir şehre verilerek hizmetinin
ebediyen tebcili olmuştur! (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde kâin
Batalpaşinsk kenti ve Batalpaşinsk gölü hakkında geniş bilgi için
bkz.; Gorkin, 1998).
Osmanlı
Devleti'nin Kafkasya Politikası
Abdülmecit'ten sonraki tüm Osmanlı sultanları gibi annesi bir
Çerkes kadını olan Abdülhamit, Kafkas göçmenlerinin saray çevresinde
önemli sayıda bulunmaları hasebiyle, çevresindeki olaylardan haberdar
olmak isteğiyle Çerkes dilini de öğrenmişti. Gurur, sadakat, yiğitlik
gibi meziyetlerini çok iyi bildiği Kafkasyalıları yanında tutmak
maksadıyla bir dizi tedbir almıştı (Berzeg, S., 1991: 36).
Bir çoğu Kafkasya asıllı pek çok devlet adamı, aslında Kafkasya'nın
Rusya'ya karşı mücadelesine derin bir sempati besliyordu. Hatta
oraya yardım edilmesine dahi taraftar idi. Genel olarak Osmanlı
Devleti ve kamuoyu Kafkasya'ya yakın duygularla dolu olmakla beraber
Rusya ile savaşa yol açmaktan kaçınma zorunluluğu yüzünden pek
bir şey yapılmıyordu. Ancak yine de, az da olsa şahısların gayretleri
ile Kafkasya'ya yardım sağlanabilmiştir (Habiçoğlu, 102).
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlara ilave olarak
yeni sıkıntıları beraberinde getirse de göç akını; -devletin göçleri
kontrol altına alarak uygunsuzlukları önlemeye çalıştığı görülmekle
birlikte- kesin bir şekilde yasaklanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü
böyle davranmak; insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün
Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşerdi (Habiçoğlu,
106).
Osmanlıları
Kafkasya'ya yönelten uzun vadeli siyasi hedefler:
1)
Orta Asya Türkleriyle birleşebilmek için, Kırım-Kuzey Kafkasya-Astrahan-Kazan
hattına sahip olmak.
2) Hızla gelişerek güneye inmekte olan Rusya'nın Kuzey
Kafkasya'yı işgalini önlemek.
3) Rusya ile dini yakınlığı olan Gürcistan'ın Rusya ile
coğrafi birleşmesini önlemek.
4) Uzak-Doğu ticaretinin önemli noktaları durumundaki Karadeniz'in
doğu limanları ve Astrahan'ı elde etmek (Berzeg, N., 1996: 61).
Çerkezistan'a
silah ve cephane sevk edildiği hususunda Rus Elçiliği'nin şikayeti
üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan
komisyonun, eski Bosna Nâzırı İsmail Paşa ile Livâ Ferhat Paşa'yı
suçlu bularak ilkini Bursa'ya, ikincisini Kütahya'ya sürgüne göndermesi;
sonucun elçiliğe bildirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen
bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla
memurlara, gerekse Takvîm-i Vekâyi'de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması
Osmanlı Hükümeti'nin o zamanki Kafkasya politikasını yansıtan
bir tutum olmuştur (Reşid Paşa, 1899: 51-53).
1739'da Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Belgrat muahedesinde
her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği
halde (Muâhedât, 1877: 3/1/247), 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus
Çarı'nın Sultan I. Mahmut'a yazdığı yazılarda 'Çerkeslerin ve
Kabardeylerin varisi ve hakimi' unvanı kullanıldığı ve Osmanlıların
da III. Ivan'a cevaben yazdıkları yazılarda aynı unvanın kullanılması
(Muâhedât, 1877: 3/1/247), bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı
anlamına geliyordu.
Rusları müşkil duruma düşürmek maksadıyla sinirin öte tarafında
yasayan Çerkesleri ve Abazaları ayaklandırmak yolunda ilgili Türk
makamları tarafından bazı faaliyetler yapıldığı bilinmektedir.
Bu hususta Kafkaslardan Türkiye'ye gelen ve vaktiyle Rus ordusunda
general olan Musa Kunduk(ov)'un büyük bir rol oynadığı malumdur.
Osmanlı hududuna yakın sahadaki Çerkesler ayaklandığı takdirde
Rusların müşkül bir duruma düşecekleri ve cepheden bir çok kuvvetin
bu sahaya gönderileceği muhakkak idi.
Nitekim 1877 yılı Mayıs ortalarında Türk harp gemileri Kafkas
sahilindeki Suhum Kalesi'ni bombardıman etmişler ve Musa Kunduk(ov)
tarafından teşkil edilen 'muhacir' Çerkes kıt'aları sahile çıktıktan
sonra, oradaki Abazalar da harekete katılmışlardı. Bunun üzerine
Ruslar Suhum kalesini ve civarını boşaltmak ve ayaklanmayı bastırmak
için bir miktar muntazam Rus askerini sevk etmek zorunda kalmışlardı.
Kafkaslardaki Müslümanların Ruslara karşı ayaklandıkları takdirde,
Ruslar için mühim bir durum meydana gelebileceği kanaatini teyit
etmişti (Kurat, 1990: 94-95).
Enver Paşa tarafından Kafkaslarda, Türkiye ile Rusya arasında
büyük bir tampon devlet kurulması görüşü ortaya atılmıştı. Fakat
Türk ordusunun Rusya karşısında mütemadi mağlubiyetleri, böyle
bir projenin gerçekleşmesini geciktirmekte idi.
Enver Paşa'nın Kafkaslardaki Çerkeslerin ayaklandırılması işi
ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Daha 1914 yılı Ağustosunda,
Enver Paşa'nın teşviki ile (Çerkes) Müşir Fuat Pasa, Çerkesleri
Ruslara karşı ayaklandırabileceğini ümit etmişti. Müşir Fuat Pasa,
harp başladıktan sonra Türkiye'de yaşayan Kafkas ve Dağıstanlı
bazı mümtaz kişilerden 'Türk Sıhhi Misyonu' adı altında bir Kafkas
komitesi kurmuştu. Bu komite Kafkaslarda, birkaç muhtar ülkeden
müteşekkil bir devlet teşkilini ve bunun başına da bir Osmanlı
prensinin geçirilmesini dahi tasarlamıştı. Bir de Doğu Kafkaslarda
Ruslara karşı bir isyan çıkarılması da düşünülmüştü (Kurat, 500).
Osmanlı hükümet mahfillerinde ve Osmanlı ordusunda Kafkaslara
ilgi daima mevcuttu; çünkü Çerkes menşeli memur ve subaylar hiçbir
zaman eksik değildi.
Enver Paşa Kafkaslarda bir 'İslam Devleti' kurmak ve Türkiye ile
Rusya arasına bir set çekme siyaseti güdüyordu.
Sovyet hükümetinin protestosu tabiatıyla dikkat nazarına alınmadı
ve cevap dahi verilmedi. Babiâli kendi menfaatine uygun gördüğü
siyaseti devam ettirdi. Şimali Kafkas murahhasları ile Batum'da
8 Haziran 1918 tarihinde bir de 'dostluk' antlaşması imzalandı.
Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti 'Şimali Kafkas Cumhuriyeti'ne
askeri yardımda bulunmayı ve dostunu dış tehlikelerden (yani Rus
Kazakları ve Bolşeviklerden) korumayı üzerine almıştı. Nitekim
Şimali Kafkas Cumhuriyeti, teşekkülünden hemen sonra, Kazaklar
ve Bolşeviklerin hücumuna uğramıştır (Kurat, 488). Yeni kurulmuş
bu cumhuriyete her türlü desteği vermek gerektiğini savunan aydınların
basında gelen A. Ağaoğlu, bunun gerekçesini su şekilde açıklıyordu:
'…Kafkas Müslümanlarıyla aramızdaki dini, lisani ve ırki münâsebetler
bizi Kafkas Müslümanlarının mukadderatına lakayt bırakamaz. Biz
ister istemez bunların halini ve maruz kalacakları tehlikeleri
nazar-ı dikkate almak mecburiyetindeyiz…
Kafkasya'nın zaafından bilistifade Ruslar yeniden bizimle hem-hudut
olan bu memleketi yine ellerine geçirmeye teşebbüs edebilirler.
Bizim için bu mühim bir mesele olur. Biz Kafkasya'yı kuvvetli
ve bizimle Rusya arasında muhkem bir hâil olarak görmek isteriz...'
(Ağaoğlu, 1918: 4).
KAYNAKÇA
- Ağaoğlu, A., 'Kafkas Hükümetinin Beyannamesi', Tercümân-ı Hakîkat,
25 Mart 1334/1918, No: 13323.
- Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir I, hazırlayan; C. Baysun, Ankara,
1986.
- Akiner, S., Sovyet Müslümanları, çeviren; T. Bozpınar, İnsan
Yayınları, İstanbul 1995.
- Aydemir, İ., Göç, Ankara, 1988.
- Bell, J.S., Çerkesya'dan Savaş Mektupları, Kafkas Vakfı Yayınları,
çeviren; S. Özden, İstanbul 1998.
- Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.
- Berzeg, N., Çerkes Sürgünü, Ankara, 1996.
- Berzeg, S. E., 'Osmanlı İmparatorluğunda Demokratikleşme Savaşımı
ve Kuzey Kafkasyalılar', Kafkasya Gerçeği, sayı; 4, Samsun, Nisan
1991.
- Bice, H., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara,
1991.
- BOA. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Nâme-i Humâyun no: 8.
- Gorkin, A. P. vd., Geografiya Rossii Entsiklopediya, BRE, Moskva,
1998.
- Gökçe, C., Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti,
İstanbul, 1979.
- Habiçoğlu, B., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, İstanbul, 1993.
- Kurat, A. N., Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara, 1990.
- Kutay, C., Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi,
İstanbul, 1957.
- Longworth, J., Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı, çeviren;
S. Özden, Rey Yayınları, Kayseri, 1996.
- Muâhedât Mecmûası, Dersaadet, 1294 (İstanbul, 1879).
- Öztuna, Y., Osmanlı Devleti Tarihi, FFK yayını, İstanbul, 1986.
- Reşid Paşa, Âsâr-ı Siyâsiyye, Dersaadet, 1315 (İstanbul, 1899).
- Saydam, A., Kırım ve Kafkas Göçleri (1856 - 1876), TTK Yayınları,
Ankara, 1997.