|
21
MAYIS'A VE SÜRGÜNE DAİR...
139
yıl önce bugün Kbaada üssü düştü. Kbaada bugün Adiğey'le
Abhazya arasındaki hemen hemen insandan arındırılmış dağlık
coğrafyada yüksek bir yayla. 139 yıl önce bugün Kuzey Batı
Kafkasya'nın işgaline kollarındaki son güçle, avullarındaki
son delikanlılarla, tüfeklerindeki son barutla karşı koyan
Abdzakh, Şapsığ, Nathuac ve Ubıkh savaşçılarının son sığınağı
olan bu bölge de Rusların eline geçti. Çar'a bir müjde olarak
bildirildi Kbaada'nın düşmesi.
"Majesteleri! Bugün itibarıyla Kuzey Kafkasya'da zatınızın
otoritesine karşı koyan hiçbir dağlı aşiret kalmamıştır."
Kbaada yaylasında Ruslarla yapılan son savaşın ayrıntılarına
dair hiçbir şey bilmiyoruz. Çünkü olup bitenlere dair bilgi
verecek hiç kimse kalmamıştı o gün. Hiç kimse sağ kalmayacak
şekilde direnmiş, sarsılmış ve yıkılmıştı Kbaada.
Yüz otuz dokuz yıl önce bugün sökmüşlerdi Çerkesya adlı
yüce ve yaşlı çınarı yaşama bağlayan son kökleri de.
Sonrası biz böyle olduk işte. Dağılıp saçıldık ipi kopmuş
tesbih taneleri gibi. Düştüğümüz köşelerde kaybolduk. Ne
atımızın izi ne çocuklarımızın sesi kaldı. Biz, yüz otuz
sene önce bugün susturulduk.
21 Mayıs'ın sürgün günü olarak anılması ne derece doğrudur,
bu tartışılır. Çünkü çok önce başlamıştı Kafkasya'nın boşaltılmasına
yönelik hareketler. 1846'da Osmanlı'ya savaş mağduru Kafkasyalıların
sığındığına dair kayıtlar var. 1850'li yılların sonunda
gayri muayyen aralıklarla ve oranlarla insanlar yığılmaya
başlamıştı Osmanlı kıyılarına. 21 mayıs'ı bu nedenle daha
çok Kuzey Batı Kafkasya'da Çerkesya adıyla bir siyasi güç
kurma gayreti gösteren ve büyük ölçüde örgütlenen kabilelerin
direnişin sona erdiği tarih olarak kabul etmek daha doğru
olabilir (mi?).
. . .
Sürgün, bir halka tattırılabilecek en acıklı azap. Bir yanı
soykırımdır sürgünün. Çünkü halklar, yaşam alanlarında varlıklarını
koruyabilirler ancak. Yaşam alanından sürülüp çıkarmak,
o halkı topyekun yok etmek anlamına gelir. Sürgün eden tarafından
baktığımız zaman gasbın en vahimi, en özel şeklidir. Sürgün
edilen halkın her şeyine el koymak, ona ait her şeyi zorla
mülkiyetine geçirmek manasına gelir. Birey gasp suçunu işlediği
zaman onu mücrim kabul edip cezalandıran hukuk sistemleri,
sürgün gibi bir halka mensup bireylerin tamamını cezalandıran
ve onların mülkiyet haklarını hiçe sayan hükümet tasarrufları
(!) karşısında sessizdir.
Sürgün edilen cephesinden baktığımızda bu uygulamanın, felaket
kelimesinin ifadeden aciz kaldığı sonuçlar doğurduğunu müşahede
etmekteyiz. Her hangi bir cezayı hak eden ve hak etmeyen
ayrımı yapılmaz sürgünde. Masumlar ve gelecek nesiller de
mağdur olur. Sürgün edilen, kimliğine, geçmişine ve kültürüne
dair çok az öğeyi yanında götürebilir. Eğer bu Kafkasya
gibi özgün bir coğrafyadan Anadolu düzlüklerine, Arap çöllerine,
yani iklimin ve coğrafyanın çok farklı olduğu bölgelere
doğru yapılmış bir tehcir ise bunun anlamı, özgün değerlerin
korunmasının imkansız denecek derece zorluk taşıdığıdır.
Sürgün edilen halkın geçmişi zorla elinden alınır, kendisini
başka halklardan farklı kılan tüm özellikler silinir, geçmişten
kopuk belirsiz bir geleceğe itilir. Yaşam, serbest dolaşım
ve mülkiyet gibi hakları yok sayılır. Bu nedenle sürgün,
halkların imhası anlamına gelir.
Tarih, çoğu siyasi erkin sürgün yöntemine başvurduğunu anlatmaktadır.
Bu cürümün suçlularını Hititler'e, Asurlar'a Persler'e kadar
aramak mümkün. Askeri ve ekonomik güç, kendisine tehlike
gördüğü unsurların yaşam alanları dışına çıkmaları halinde
kısa zamanda tehlike teşkil edemez dururuma geldiklerini,
uslanıp eridiklerini keşfedeli binlerce yıl oluyor.yazık
ki hala uygulanan, hala kitleleri mağdur eden bir cezadır
bu.
Güçlülerin sabıka sorgularına ilişkin yapılan küçük bir
araştırma neticesinde kabarık suç dosyalarıyla karşılaşıyoruz.
İngilizlerin Hindistan gibi sömürgelerinde uyguladığı sürgün
siyaseti, Amerikalıların yerlileri yürümeye zorladıkları
altı yüz kilometrelik gözyaşı yolu, İspanyolların Endülüslüleri
dokuz asırlık yurtlarından kovuşu, Hıristiyanlığı kabul
eden Roma İmparatorunun İsrail oğullarını Mesih'i öldürmekle
suçlayıp gemilere doldurup dünyanın dört bir yanına dağıtışı
bunlardan bir kaçı... Ama ille Rus tehcir sabıkası çok kabarık.
Bu suçun diğer faillerinin sabıkasının toplamı Rusların
cürümleri karşısında pek küçük kalıyor. İster çarlık, ister
Sovyet dönemi olsun Rus devletinin en çok uyguladığı emperyal
politikanın Sürgün olduğunu görüyoruz. Rusların bu konuda
ne derece uzman olduğunun, tarihi tecrübelerinin onları
bu hususta ne büyük dahiler haline getirdiğinin en güzel
örneği Kafkasya'nın bugünkü halidir.
Rusya iki asırlık sürgün politikalarıyla satranç tahtasına
çevirdiği Kafkasya'da bu gün yerli halklara ve bölgede çıkarı
olan diğer devletlere kolaylıkla şah çekmektedir. Rusya
yüz elli yıl önce boşaltmaya başladığı Kafkasya'da bu gün
büyük ölçüde tek başınadır. Bunu askeri gücüne değil, amaca
ulaşmak için her yolu mübah gören vicdanına borçludur.
Sürgün planının uygulanmaması halinde Rus devletinin Kafkasya'ya
hiçbir şekilde yerleşemeyeceği ortadaydı. Hiçbir zaman hükmünü
geçiremediği bu dağlar Rus borusuna yankı vermeyi reddediyordu.
Sürgün bunun tek yoluydu. Önce silah ve kılıçla yerlileri
dağlara sürdüler. Kuban'ın kuzeyi daha Çariçe Katerina zamanında
yerli nüfustan arındırılıp Kozak Yurdu haline getirilmişti.
Kılıçlarıyla santim santim sürgün ederek yurtlarından çıkardılar
onları. 1864, kitlesel yer değiştirmenin ilanıydı belki.
Daha sonra Oset Tehciri, Çeçen tehciri... Küçük grupları
tehcir ederek sürdürdüler bu politikayı. Bolşevik İhtilale
kadar sadece Kafkasya'dan 4 milyon insanın sürgün mağduru
olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bu tavrın kazandırdıklarını görünce 1944 yılında hiç kimseye
hesap vermek veya soru sormak ihtiyacı olmaksızın Çeçen,
İnguş, Karaçay, Balkar, Kırım Tatarları ve Ahıska Türklerini
zorla çıkardılar yerlerinden. Bu tarihte Lenin'in aydınlık
yolunda yürüyen Stalin'in "Mutlu Halklar Birliğinde"
tam on milyon insan yer değiştirmişti. Kafkas halkları Sibirya'ya
giderken onların boşalttığı yerlere komşu halklar yerleştirilmiş,
komşu halkların terk ettiği topraklara Sibiryalı aileler
getirilmişti. Kafkasya içinden çıkılamaz bir Knossos labirenti
olmuştu. Yerli halklar da bu labirentin kobaylarıydı sadece.
Dağıstan'daki küçük nüfuslu halkların da sürgünden son anda
kurtulduklarına dair belgeler ortaya çıkarıldı son zamanlarda.
Sadece Kafkaslarda değil, Balkanlar'da da, Rus yayılmacılığının
piyonları olan Slav halkların sosyalist idareleri bu bölgede
yaşayan Müslüman nüfusu büyük ölçüde sürmüştür. 1878'de
Balkanlarda %64 olan Müslim nüfus bugün sadece %8 dir. (1)
Bu veriler sadece çok bilinenler, ya da bizim için çok önemli
olanlar. Bunun dışında Rus sürgün politikasının başka mağdurları
da var. Rus yönetimi yüzlerce yıl önce Rusya'yı yakıp yıkan
Cengiz Han korkusunu atalarından tevarüs etmiş, Tatar halklarını
bir daha asla bir araya gelemeyecek şekilde dağıtmıştır.
Kuzey Kafkasya'ya, özellikle Karaçay - Çerkes'e binlerce
Koreli yerleştirilmiştir. 1957'de affedilen Sibirya sürgünü
Çeçen toprakları Dağıstanlılara, İnguş toprakları Osetlere,
Karaçay ve Balkar toprakları diğer yerli halklara verilmek
suretiyle kıyamete kadar çözülemeyecek arazi ihtilafları
oluşturulmuştur. Don Almanları Stalin'in imzasının mağduru
halklardandır. Kırım ve Ahıska Türklerinin itibarı hala
iade edilmemiştir. Karabağ kaçkını yüz binlerce Azeri'yi
süren Ermeniler kendilerine yapıldığını iddia ettikleri
soykırımı Azerilere yapmayı Rus hükümetinden öğrenmiş olmalılar.
Yekvücut olması beklenen Orta Asya ise tam bir aşure kazanı
haline getirilmiş durumda. Kırgız ve Kazaklar arasındaki
soğukluk, Özbeklerle Türkmenler arasındaki soğukluk düşmanlık
haline gelmiş adeta. Bu halklar Sosyalist dönem boyunca
birbirine karşı bilenmiş, kinlenmiş. Rus idaresi Kremlinden
başarısını izliyor. Bu başarıdan aldığı cesaretle kirli
parmaklarını dünya haritasının çeşitli yerlerinde gezdirmeye
devam ediyorlar.
Bizler Rus emperyalizminin Türkiye'de yaşayan mağdurlarıyız
ve 21 mayıs bu mağduriyetin anma günü. Yukarıda ana başlıklarla
izaha çalıştığımız gibi biz Rus politikasının mağduru bilmem
kaç halktan birisiyiz sadece. Şimdi birileri kalkıp da sürgün
sonrası yerleştikleri yerde ölen göçmenlerden, Aydemirov'un
"Uzun Geceler"inden, Şınkuba'nın "Son Ubıkh"ından
bahsetmesin. Kendisine ait olmayan topraklarda keyfi cinayetlerine
büyük bir cesaret ve pervasızlıkla devam eden Rus yönetimini
uygar dünyanın varsa vicdanı, yoksa ekranı önünde yargılamak,
bizle için bir hedef olmalıdır.
HULUSİ
ÜSTÜN
(1)
Bu konuda Justin Mc Cartey ve Kemal
Karpat çok daha ilginç veriler ortaya koyuyor fakat nüfusunun
%60'ını civar coğrafyalardan gelmiş göçmenlerin torunlarının
oluşturduğu Türkiye Cumhuriyetinde bu bilim adamlarının
eserleri bin basıyor. Bilim, tarih ve edebiyat çevreleri
bu bilgilerden habersiz bir şekilde asılsız Ermeni iddialarına
karşı Türk Tezlerinden bahsediyor. Trajedinin böylesi tiyatronun
anavatanı olan Anadolu'da görülebilir ancak
|