ANADİLDE
EĞİTİM VE ÇERKESLER
Tarih
boyunca insanlık tanrının tavsiyeleri yerine deneme yanılma
yoluyla keşfetmeyi tercih etti. Ne büyük mutsuzluklara,
ne anlamsız savaşlara yol açtı insanoğlunun bu bitip tükenmez
deney tutkusu. İşte yaşlı dünyanın bilmem kaçıncı devrini
tamamladığı bu günlerde Türkiye denilen bu topraklarda
yaşayan kimi halklara anadillerini öğrenme hakkı bahşediliyor.
Bu hakka evvelce sahip değillermiş gibi, evvelce memnu
olmasının haklı bir gerekçesi varmış gibi, mevcut manialar
bertaraf edilmiş gibi.
Günün birinde kalkıp insanların istedikleri gibi giyinmesine
de izin verecekler, isteyen başörtüsü takabilir diyecekler,
lütfedecekler, bahşedecekler ve tarih bu büyük ihsanlarından
dolayı onları altın harflerle yazacak. Fesuphanallah!
Ulus
olmanın vazgeçilmez gerekçesi tek dil konuşmak değildir,
aynı soydan gelmek gerektiği düşüncesi de Hitler'le beraber
toprağa karıştı. Ulus olmak bir arada yaşama arzusuna
sahip olmayı, birbirini anlamayı gerektirir. Farklı bir
anadile sahip olmak da bazı aklıevvellerin sandığı gibi
memleketi ortadan ikiye ayırmak için kafi bir sebep değildir.
Dili siyasi kimlikten ziyade bireysel kimlikle ilişkilendirmek
daha doğru olmalıdır.
Lozan
anlaşmasında Türkiye'de farklı diller konuşan Müslim ahalinin
tamamının Türk kabul edilmiş olması her ne kadar tarihi
ve siyasi bir hata kabul ediliyorsa da esasen bu ön kabulün,
modern anlamda ulus tanımının Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşu aşamasında siyasi liderler tarafından benimsendiği
şeklinde anlaşılması daha akılcıdır. Zira ulus kavramına
iki tanım getirilmektedir bunlardan birisi Alman tezi
olarak kabul edilir ve aynı soydan gelen insanların oluşturduğu
sosyolojik birliktelik olarak tanımlanır. Diğer görüş
ise Fransız ulus anlayışıdır ki bu da bir arada yaşama
arzusuna sahip insanların oluşturduğu sosyolojik birlikteliktir.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin söylemi soy bağına dayanmayan
bir milliyetçilik anlayışıydı. Sorun bu anlayışın yaşama
geçirilmesinde kendisini gösteriyordu zira yeni Türkiye'nin
ahalisi Osmanlı bakiyesiydi, modern düşüncenin oluşum
sancıları çekilmemişti, kimi bölgeler feodal, kimi bölgeler
daha feodal aşamaya bile ulaşamamış bir sosyal yapı sergiliyordu.
Devralınan topraklarda dil, din, kültür, etnisite çeşitliliği
hat safhadaydı. Asıl sorun da etnik kökenler noktasında
tebarüz ediyordu, zira Osmanlı coğrafyasının her tarafından
insanların yaşadığı bir sığınma bölgesi haline gelmişti
Anadolu. Başlangıçta massedilmesi mümkün olmayan gruplar
mübadeleye tabii tutuldu. Yunanistan'la Türkiye arasındaki
ahali mübadelesi Anadolu'nun tek kimlikliği olmasa da
tek dinliliği noktasında önemli bir gelişmeydi. Fakat
tehcirle bertaraf edilmesi mümkün olmayan diğer farklılıklar
bir dizi politik önlemi gerektiriyordu. İşte bu noktada
söylemi Fransız anlayışı olan yeni cumhuriyet soycu bir
tavırla hareket eder oldu. Üst kimlik halka tanıtılmadan
dayatılır oldu. Diğer etnik unsurlara ait kültürel değerler
ve diller geliştirilmediği gibi yok sayıldı.
Bugün birilerinin bahşetmeye kalktığı anadil öğrenme hakkı
esasen yüz yıla yakındır yok sayılmış bir haktır.
"Bununla birlikte yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin başka
türlü hareket etme şansı var mıydı?" diye bir soru
yöneltilecek olursa buna benim vereceğim yanıt "hayır
yoktu" olacaktır. Şayet Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu
yıllarda uluslaştırma hareketi uygulanmasaydı bu yeni
devletin oluşumu mümkün olmazdı. Cumhuriyetin en hayret
verici ve köklü uygulaması çok kısa bir süre içinde her
biri farklı diller konuşan toplulukların fertlerini Türkçe'yle
anlaşır hale getirmiş olmasıdır. Bu üst kimliğin tanıtımı
açısından zaruri bir uygulamaydı ve bazı istisnai olaylar
haricinde rahatsızlık uyandırmadı. (Giritliler ve Çerkesler
için uygulanan 'vatandaş Türkçe konuş' kampanyaları hariç
tutulursa.) Sorun yerel kültürlerin ve dillerin yok sayılmış
olmasından kaynaklanmıştır.
İşte bu noktada farklı etnik grupların anadillerini öğrenme
hakkını kullanırken aynı hatayı yapıp üst kültürü reddetmeleri
akılcı olmaz, doğru olmaz. Kişinin anadilini öğrenmesi
onun kimliğinin en önemli unsurlarından birini tamamlamış
olmasını sağlar. Bu unsur anadili farklı olanlarla aynı
çatı altında yaşamak arzusuna halel getirmiş de olmaz.
Ben
Türkiye'de Türkçe öğrenmiş olduğu için pişmanlık duyan
birileri olduğunu sanmıyorum. Bilakis Türkçe'nin kullanımının
sağlanması Müslim azınlıklar tarafından rahatlıkla kabul
görmüş bir olaydı. Anne babalar çocuklarına ilk okul çağına
gitmeden önce ana dillerini öğretme gereği duymadılar.
Çocuklarının ana dillerini bilmemesini bir eksiklik olarak
değerlendirmediler. Tabii bu gaflet, yeterli bilinçten
yoksul olmalarından kaynaklanmaktaydı. Dolayısıyla Türkçe'den
başka dillerin öğreniminin yapılacağı kurumların pek fazla
rağbet göreceği kanaatinde değilim. Bu Kürtler için de
geçerli bir öngörü. SSCB'nin çözülmesinin akabinde Rusya'ya
bağlı özerk bölgelerde halkın Sosyalist dönemde olduğu
kadar ana dillerine önem vermedikleri, Sosyalist dönemde
olduğu kadar çok edebi eser üretilemediği gerçeği ortada.
Yazık ki yeterli ulusal bilinci olmayan topluluklarda
bile kahrolası global bilinç hat safhada.
Öte
yandan Türkiye'de bu hakkın kullanılması bizim bulunduğumuz
safta yani Kuzey Kafkasyalı topluluklar noktasında hayati
önem taşımaktadır. Zira Kuzey Kafkasya dilleri bu coğrafyanın
tarihi ve Kültürel geçmişiyle direkt bağlantılı diller
olmasına rağmen ölmeye yüz tutmuştur. Çerkes yeni nesli
iki kuşaktır dede nineleriyle anlaşamamaktadır. Bu açıdan
bu dillerin öğretileceği kurumların var olması Kuzey Kafkasyalıların
var olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Velev ki açılacak
bir eğitim kurumunda yekunu yüz kişilik bir öğrenci mevcudu
olsun, bu öğrenciler Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalıların
gelecek garantisi olmak için yeterlidir.
Başka gruplar ne düşünüyor bilmiyorum ama bu ülkede bizim
varlığımızı sürdürmemiz bir çok şeyi mizana sokar, dengeler,
ölçüler kanaatindeyim.