Anmayı
unuttuğumuz bir ulu kişi
ZAHİD
EL KEVSERİ
Çerkes
sürgünü hep sayısal veriler ve sürgün sırasında yaşanılan dramlar
boyutuyla değerlendirilirken, sürgüne tabi tutulan halkın niteliği
pek fazla irdelenmemiş bir husus olarak gözden kaçmıştır.
Sürgün neticesinde topluca yerleştirildikleri köylerde kimliğini
koruyan ve bir süre sonra köylü bir unsur olarak ortaya çıkan
Çerkes halkının ana yurdunu terk eden nesli, göçü gözlemleyenler
tarafından her şeyden önce yoksul, garip adet uygulayıcıları ve
yağmacı bir topluluk olarak değerlendirilmiştir.
Yurdunu
terk edenlerin arasında eğitim almış, şehirli ve entelektüel kitle
olduğu gerçeği yaşanılan trajedilerin arasında dikkatten kaçmış
bir özellik olarak kalmıştır.
Oysa bu dönemde Osmanlı topraklarına yerleşen nüfus arasında bir
çok yönden yerli halkın bilgi ve görgü seviyesinin çok üzerinde
vasıflar taşıyan gerek askeri, gerek dini, gerek dünyevi bilgilerle
donanmış büyük bir kitle vardı. Sanılanın aksine Kafkasya göçmenleri
veya sürgünleri, medeniyetten habersiz yağmacı bir topluluk değildi.
Göçün hemen ardından göçmenlerin taşıdığı bilgi birikimi Osmanlı
düşünce dünyasında önemli ufuklar açmıştır ki en önemli etki de
dini değerlendirmeler ve uygulamalar açısından gözlemlenebilir.
Her şeyden önce göçmenlerin okumuş kitlesinin genellikle şehir
ve kasabalara yerleştikleri, yerli halk arasında daha kolay eridikleri,
devlet kademelerinde, sarayda ve dönemin eğitim kurumlarında yer
aldıkları gerçeğini görmek gerekir.
En
fazla göçmen alan şehir doğal olarak İstanbul'dur fakat bu gün
İstanbul'a yerleşen bu göçmenlerin torunlarında ulusal kimlik
kalıntıları pek fazla gözlemlenemez. Sultan Abdülhamit tarafından
Avrupa'ya resim eğitimi almak üzere gönderilmiş iki talebenin
de Çerkes oluşu ( Avni Lifıj ve Namık İsmail ) orduda bir çok
Çerkes'in üst rütbe alışı, Abukh Ahmet gibi şahısların sadarette
göreve getirilmeleri bunun ispatıdır. Bunun yanında 1864 öncesi
Kuzey Kafkasya'nın önemli şehirlerinden zengin ve aydın kitlenin,
savaşın gittiği felaketi görüp Osmanlı topraklarına rızalarıyla
göç ettikleri, özellikle başkente yerleşip önemli konumlara geldikleri
de göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu satırların yazarının dedeleri
de sürgünden en az otuz yıl önce İstanbul'a gelip yerleşen, ticaret
yapan ve dönemin bürokrasisinde önemli yerler işgal eden bir ailedendir.
Kafkasyalı göçmenler Osmanlı dini hayatını da derinden etkilemişlerdir.
Özellikle Kafkasya'daki ehlisünnet tasavvufi hareketler ve müridizm
yeni yerleşilen coğrafyada kök salmış, kabul görmüş ve önemli
etkiler bırakmıştır. Dağıstan ve orta Kafkasya'da etkili olan
tasavvufi ekoller, batı Kafkasya'daki fıkhi eğitim veren medreseler
İslam'ın bu coğrafyaya göre yeni bir yüzünü Osmanlı topraklarına
taşımıştır.
O döneme kadar Türk tasavvuf geleneğini temsil eden Ahmet Yesevi
ekolünün ve Ortadoğu tasavvuf geleneğini temsil eden Abdülkadir
Geylani ekolünün yanında Kafkas örfüyle makul bir sentez oluşturan
tasavvuf geleneği de Osmanlı topraklarında tutunmuştur. Bu ekolün
en önemli temsilcileri arasında " Tasavvuf ve tarikatlerle
ilgili fetvalar " adlı eseriyle Osmanlı tasavvuf uygulamalarını
ehlisünnet süzgeçten geçiren Ömer Ziyauddin Dağıstani, Medresetül
Mütehassisin müderrislerinden ve Ezher ulemasından Zahid el Kevseri,
Türkçe Kuran tefsiriyle bilinen Rukkali Seyyid Ahmet Hüsamettin,
Sahnıseman Medresesi akaid müderrislerinden Seyın Tıme, Sadrazam
Dağıstanlı Mustafa Muazzam, Kastamonu Eski Müftüsü Ahmet Keskin'in
Taşköprü'ye yerleşen dedeleri ve son dönemin önemli din adamlarından
Zahid Kotku Efendi sayılabilir.
Bu isimler arasında irdelenmesi gereken en önemli şahıslardan
biri Zahid el Kevseri'dir.(d. 1880- ö.1952) Düzceli Guser ailesinden
olan Muhammed Zahid'in nesebi hakkındaki ayrıntılı bilgiler onun
dedelerinin Kuban bölgesinde son derece iyi eğitim almış insanlar
olduğunu ortaya koyuyor. Babası Hasan Hilmi Efendi, Kuban eyaletinin
Şıbj (veya Şebzer) adlı kasabasında savaş yıllarında Süleyman
el Ezheri, Sopuszade Şeyh Musa, Şeyh Şamil'in talebelerinden Sushi
Hasan gibi şahıslardan ders almıştır ve Düzce Çalıcuma (eski adı
Hacı Hasan) köyüne yerleşip bir medrese açmış, eğitim vermeye
başlamıştır. Yüz yaşına kadar yaşadığı bu köyde çevre köylerden
gelen Çerkes öğrencilere dini ve dünyevi bilgiler vermiştir. Düzce'de
bu ekol önemli isimler yetiştirmiştir. Kevseri ilk eğitimini köyündeki
medresede almış daha sonra Düzce'de iptidaiye ve Rüştiye okullarını
tamamlamıştır. Matematik, coğrafya ve tarih konularında Düzce'nin
önemli ilim adamlarından Muhammed Nazım Efendi tarafından yetiştirilip
İstanbul'a Kadıasker Hasan Efendi Darü'l Hadisi'ne gönderilmiştir.
Dönemin bilim merkezi olan İstanbul'da önemli bilim adamlarından
özel dersler alıp 28 yaşındayken bilim adamları komisyonu tarafından
kendisine alimlik icazeti verilmiştir. Bu tarihten itibaren 1915'e
kadar Fatih Medresesinde "Dersiam" ünvanıyla müderrislik
yapmış, 1913'te İstanbul müderrisleri reisi olmuştur. ( Ordinaryüs
payesi denilebilir.)
Dönemin siyasi türedileriyle ters düştüğü için 1922'de İstanbul'dan
ayrılıp Mısır'a gider ve kalan bilimsel çalışmalarını burada sürdürür.
Mısır üniversite çevreleri kendisinden yararlanmak için burada
kalması konusunda ricacı olurlar.
Çalışması için gereken imkanlar sunulur, ailesi de Mısır'a getirilir.
Günümüzde dini çevrelerin tartıştığı ve reformist olarak değerlendirilen
bir çok konu Zahid Kevseri tarafından yazılmış, din bilginlerine
kabul ettirilmiş ve dini temelleri sunulmuştur. Mısır'daki yaşamı
süresince Mısır Devlet arşivinde bulunan Türkçe eserlerin tetkiki
ve tercümesiyle uğraşmış bu yıllarda Çerkes Memlüklerine ve Mısır'daki
Çerkes varlığına dair bir çok belgeyi gün ışığına çıkarmıştır.
Bu uğraşıları nedeniyle Arapça El İha adlı dergide kavmiyetçi
olmakla suçlandığını Prof. Dr. Coşan aktarıyor ve ekliyor. "
İyi ki bu duygulara sahip olmuş, onun kavmiyetçiliği tefrika unsuru
değildi. Negatif Kavmiyetçilik olarak değerlendirilmemeli. Onun
bu çalışmasını da, Kafkasya'yı unutmamasını da büyük takdirle
karşılıyorum. Hatırlamak hatırlayanların vefakarlığıdır, sadakatidir."
Onun aydınlığını ve derin bilgi birikimini ortaya koyması açısından
"İrğamü'l Merid" adlı eserinden Tasavvuf hakkındaki
görüşlerini aşağıda alıntılıyorum. " Seyr ü süluk hallerinden
bahseden ilme Tasavvuf ilmi denir. İçeriği, güzel veya çirkin
iradi fiillerin kendisinden sadır olması bakımından insan nefsinin
hallerini bilmesidir. Seyr ü süluk insandaki kemale erme arzusu
arayışıdır. Kemal hem ilimde, hem amelde olur, seyr ü süluk her
ikisini de amaçlar. Bu ilim ilimlerin en üst derecesidir. Süluk
hem bedeni mücahade, nefsi riyazet gerektirir." 11 Ağustos
1952'de Mısır'da vefat eden bu ulu kişinin dini, hukuki ve tarihi
bilgiler içeren Arapça ve Türkçe 48 adet eserinden bazıları şunlardır.
1-İhkaku'l
Hak.
2-İrğamü'l Merid
3-Tenibu'l Hatib
4-El İşfak ala Ahkami't Talak.
5-El İstibsar
Hulusi Üstün