|
BAĞDAT
ÇAĞRIŞIMLARI
1
Önce kader...
Yaşam ne ölçüde
bizim isteğimiz doğrultusunda seyreder, ne ölçüde bildiğini okur?
Bizim irademiz midir kazançlarımız, hüzünlerimiz ve sorunlarımız.
Ölüm bizim irademiz midir? Yoksa niyetimiz midir kader deyip içinden
çıktığımız?
Ülkelerin, coğrafyaların da insanlar gibi kaderi vardır. İnsanlar
coğrafyaların kader oyununda figürandır, suflördür belki ama asla
yönetmen değildir. İnsanlar plan kurar, insanlar tedbir alır, tarih
hep aynı notu düşer kalın kitaplara. Tarihin tozlu parşömenlerinde
her şeyin kaderini yaşadığı gerçeği, açıklanması çok zor olan bazı
çakışmalarla gözler önüne serilir. Yaşam bir muammadır seyretmeyi
bilen için. Yaşam bir yığın bilinmezin, bir sürü esrarın ardındadır
sorgulayan insan için. Tarih kitapları insanoğlunun yanılgısını
yazdı defalarca, yanılgılarını ve felaketlerini...
Vaat edilmiş topraklar hep savaş alanı oldu, tanrının o toprakları
vaat ettiğini kabullenmek İsrailoğulları'na felaketten başka ne
getirdi ki. Sürgün yaşadılar, katliam yaşadılar, dipsiz, tedavisiz
bir paranoya onların karakterlerinin bir özelliği oldu bu yüzden.
Rusya sancılı bir diyafram gibi genişleyip daraldı. Yayılma hırsı
ne kendilerine, ne yayıldıkları topraklara huzur getirmedi asırlarca.
Balkanlarda hep karmaşa yaşandı, birbirine girmiş rengarenk kültürlerin
arasında kan parladı. İran hep kendine özgü oldu. Hep farklı bir
duruş, farklı bir algılayış içerisinde oldular. Mısır'ı ise hep
köleler yönetti. Yakup'un oğlu Yusuf'ta bir köleydi, Selahaddin
de, Baybars da, Tomanbay da, Kral Faruk da...
2
Sonra bu topraklara
takdir olunan...
Adı masal çağrıştıran
bir başka diyar Bağdat ve bu şehrin üzerine kurulu olduğu topraklar...
Bu coğrafyanın kaderi insanlığın kaderiydi çoğu zaman. Adem yasağı
çiğnemenin cezasını bu diyarda çekti, yeryüzünde bir başına dolaştı
asırlarca. Saban ilk defa bu toprakları sürdü ve toprağın vericiliği
insanlığın paylaşım savaşlarını başlattı. Kabil kardeşini bu topraklarda
öldürdü. Ne anlamsız bir sebebi vardı bu ilk cinayetin. Hoş, sebebi
anlamlı olan bir cinayet var mıdır ki? Toprak böylece ilk defa burada
mezar oldu. İnsanı yaratma iradesini bildirdiğinde melekler seslenmişlerdi
Tanrı'ya. "Yeryüzünde bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?
" (Bakara 30)
Saçılan bir avuç tohuma on avuç karşılık veren toprağa kök saldı
sonra insanlık. İlk şehir burada yükseldi, kutsal kitaplarda övgüyle
anlatıldı Babil'in asma bahçeleri. Ses burada harf oldu, kil tabletçiklere
kazındı Mezopotamya'nın görkemi. Gökteki yıldızları saydı bilginler,
günü ölçtü, yılı ölçtü... Gılgameşin öyküsü burada başladı, Nuh
oradan seslendi dünyaya, tufan buradaki uygarlığı yok etti ilk önce.
İbrahim'i ateşe atan Nemrut bu coğrafyada tanrılığını ilan etti.
O zamanlar bilinen dünyanın her yanını kana bulayan Buhtunnasr Babil
kralıydı. Tanrıya ulaşmak için kule inşa eden gafiller yaşadı bu
topraklarda, tanrı onları birbirini anlamayan sürüler haline getirdi
ceza olarak. Kutlu peygamberin torunlarını burada şehit ettiler.
Bin dört yüz yıldır sürüp giden bir başka kardeş kavgasına sebep
oldu bu cinayet. Bu yüzden biraz "kerb" (gam, keder),
biraz "bela" takdir olundu bu coğrafyaya. Adı zalimlikle
aynı anlamı çağrıştıran Haccac burada hüküm sürdü, İslam Uygarlığının
altın çağına son veren Moğol hakanı Hülagu gelip geçti bu diyardan.
Geldi, yıktı ve geçti... Sonrası kesintisiz bir karanlığa gömüldü
Bağdat. Eski görkemli günlerin özlemiyle karanlık bu coğrafyanın
kaderi oldu. Halkına ölümden, savaştan ve beladan başka bir şey
göstermeyen Saddam bu kötü kaderin çağdaş sürdürücüsünden başka
bir şey değil bu yüzden.
3
Düşlerin ülkesiydi...
Oysa bir şiir
terennümü gibi geliyor kulağıma Bağdat ismi. Başka bir şehir ismi
bu kadar çağrışım yığmıyor zihnime nedense. Doğu mitolojisinin doğum
yeri olmasındandır belki, belki Türkçe'deki hoş deyimler yüzünden
severim orayı. Anadolu Bağdat'ı anasıyla, yariyle kıyasladı yüzlerce
yıl. Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz... Bir kafiye uyumu
sebebine bağlamak doğru olmaz bu sevdayı. Bu adı güzel diyar için
söylenmiş türkülerden dolayı belki... "Şah ne akıl ettin aldın
Bağdat'ı "dizelerinin hatırına, Aksaraylı Genç Osman'ın hatırına
severim belki. Bağdat'ı çekici kılan nedir bizim gözümüzde ve Nemrutların
nazarında bilmem.
Kaf Dağı'nın ardında son bulan masallarda anlatılır Bağdat. Şehriyar'la
Şehrazad'ın bin bir gece süren muaşakasının mekanıdır. Abbasi Sultanı
Ebu Cafer el Mansur bir masal şehri olsun diye temelini attı Bağdat'ın.
Milat 762 senesini gösterirken bir haymenin (yazlık sarayın) çevresinde
halka halka genişledi. Adına "Dar es-Selam" dendi. Adı
gibi selamet şehri oldu yıllarca. Mehdi'nin oğlu masal padişahı
Harunreşid zamanında bir efsane diyarı, bir esenlik yurdu olarak
Kurtuba'dan Delhi'ye kadar uzanan İslam topraklarının yüreği bu
vahada attı. Fırat'la Dicle'nin sevdalı sularının birbirine karıştığı
Şatt-ül Arap kıyısındaki güçlü surlarını Rebah adlı mimar yaptı.
Bağdat, Harun Reşid ve Rebah asırlarca şark masallarının motifi
olup dilden dile anlatıldı.
Altın damlı camileri, dört bir yandan gelmiş deve kervanları, iri
kara gözlerinden başka her yanı başka gözlere yasaklanmış kızlarıyla
batının muhayyilesinde masalların gerçek olduğu bir diyardı Bağdat.
En güzel kelimelerle Aşkı sorgulayan Fuzuli buradan yükseltti sesini.
- Asırlar sonra onun sesine yankı veren Aziz İskender Pala'ya selam
olsun.- Leyla ile Mecnun'un, Alaaddin'in, Behlül Dana'nın adlarıyla
anıldı hep. Gitmeyen, görmeyen için bile bir Fuzuli gazeli gibi,
Bağdatlı Ruhi'nin mısraları gibi çağıl çağıl şiir çağrıştırdı zihinlerde.
Keşke adını bu talihsiz ve adaletsiz savaşla duymasaydık. Ne hoş
hayaller kurardık bu ismin gölgesinde. Bilseydi keşke insanlık sırf
Ateş Gazeline Tahmis'in şairi Esad Erbili hatırına severdi Bağdat'ı.
Aşk'ın diyarı olduğunu, şiirin diyarı olduğunu bilseydi şimdi Bağdat'ı
bombardıman edenler, Rebah'ın yaptırdığı surlara kıyamazdı belki.
Şehrazat'ın gezdiği sokaklara, Fuzuli'nin adımladığı çarşılara,
Geylani'nin mezarına, İmam Azam'ın türbesine kıyamazdı.
4
Geriye kalan nefti
bir sıvı...
İnsanlığın üç
bin yıllık emeği bombalanıyor şimdilerde. Anlaşılamamış bir sebeple,
hesapsız bir kinle, garip bir sahiplenme iç güdüsüyle. Klavyeyle
eşyaya hükmeden insanlık taşı yontmayı henüz öğrenmiş dedelerinden
daha uygar değil. Değişen zaman, açılıp kapanan çağlar, keşifler
ve teknoloji insanın hayvan tarafından hiçbir şey eksiltmedi nedense.
Hala başkalarının yaşamı başkaları için bir şey ifade etmiyor. Oysa
ölen her insanla birlikte ben de ölüyorum biraz. Mülkiyet hala usus,
fructus ve abusus'tan ibaret. Oysa ben başka göğüs kafeslerindeki
kalplerin dışında hiçbir şeye sahip olma hırsı duymadım şimdiye
dek.
5
Harap ruhun sızlanışı...
Zamanın devrettiği
bir çağdayım şimdi ben. Babil'in yıkılışına, Sümer'in ihtişamının
sönüşüne, Nuh tufanına, "Ba'de Harab'ül Basra" sözünün
söylendiği çağa tanıklık ediyorum. Sustum. Kutlu peygamberin söylediği
gibi kılıcımı taşa vurup çekildim evime. Kapadım dışarıdan haber
taşıyan her şeye kendimi. Yüreğimi felaketlere aşina kılan ekranlara,
insan tarafımı körelten haber bültenlerine, her gün cinayetlerin
en şedidini insanlara muştulayan gazetelere kapadım gözlerimi. Ölen
çocuklara yas tutuyorum, çöl geceleri kadar esmer kızlara, kavruk
yüzleri çizgilenmiş yaşlılara, altın hızmalı kadınlara, yeni dünyanın
bilmem hangi eyaletinden kalkıp adam öldürmek üzere çöllere konuşlanmış
masum delikanlılara, zenci beyaz askerlere yas tutuyorum. Rebah'a
ağlıyorum en çok, Halife Harun Reşid'e, Bermeki ailesine, Şehrazad'a,
Fuzuli'ye. Hasan ve Hüseyin'e ağlıyorum. Muharrem yası tutan bir
Şii gibi insanlığın günahına ağlıyorum.
Ayıplıyorum kendimi bazen insanlık onurunun bu derece ayaklar altına
alındığı, insanlığın mirasının bu derece kolay yok edildiği, insan
kardeşlerin bu kadar canice birbirini boğazladığı bir çağda yaşadığım
için ayıplıyorum. Aczim beni kahrediyor. Bu hassasiyet bir maraz
gibi yokluyor ruhumu. Küçültüyorum çevremi, alabildiğine küçültüyorum.
Elleri kan kokmayan dostlarıma, herkese selamet dileyen yakınlarıma,
sesi içimi aydınlatan sevgilime ve duaya sığınıyorum. Kitaplar var
sayfaları işaretlenmiş, Ateş gazeline, Su kasidesine, Şeyh Galip
mersiyesine bırakıyorum kendimi.
Zamanın devrettiği bir çağdayım şimdi. Atom çekirdeğini parçalayan
insanlık hırslarına söz geçiremiyor. Düşünmüyor insanlık, önünden
yiyeceği alınmış bir hayvan gibi düşünmeden saldırıyor. Parçalıyor,
yıkıyor, öldürüyor ve yok ettiklerinden geride kalan bir şeylere
sahip çıkıyor. Yürekli olsaydım Stephan Zweig gibi. Bir otel odasında
kurşun sıkardım yüreğime. "Savaşın olduğu çağı yaşamak istemiyorum"
diye bir not bırakırdım geriye.
6
Sonrası, en sonrası...
Kader bildiğini okuyacak ve coğrafyalar da ezelden kendilerine takdir
olunanı yaşayacak. Irmaklar dolusu kan ve gözyaşı, çöl kumlarına
karışmış kemikler...
Yıkıntı, harabe, sarsıntı... Sonrası pişmanlık olacak. Tarih zalimler
başlığının altına yeni adlar düşecek. Anneler pişman olacak başka
çocukları öldüren evlatlar dünyaya getirdiği için, insanlara yorgunluk
ve vicdan azabı kalacak. Dünya biraz daha tatsız, biraz daha mükedder,
biraz daha yaşlı olacak...
Sonrası... Teselli yerine geçsin diye şairler not düşsün diye...
Dünyanın bir yerlerinde birileri savaşa karşı nefretini haykırıyorsa,
Sdney Operası'na "No War" yazılıyorsa, birileri sırf masumlarla
birlikte ölmek için canlı kalkan oluyorsa, pankartlar açılıyor,
"petrol için kan dökülmesin!" deniliyorsa hala yaşanılır
bu dünya. Hala insan tarafını koruyan birileri var yeryüzünde. Tanrı
onlara sevecen nazarla bakıyor ve meleklerine "Şüphesiz ben
sizin bilmediklerinizi bilirim" (Bakara 30) diyor.
HULUSİ
ÜSTÜN
|