ÇERKES
KIZI
Sabah kalkıp
kapıyı sonuna kadar açıyorum. Gözüm sizi bulabileceğimi ümit ettiğim
yerde. Kapı önündeki masaya kahvaltı sofrasını hazırlarken hep
bir eksiklik hissi yokluyor içimi. Acele etmeden kahvaltımı yapıyorum.
Gözlerim karşıdaki evin kapalı panjurlarında. Sizi göremiyorum.
Saat on gibi havuz sefası yapanların arasında yoksunuz.
Akşam yarların üzerinde kahkahalar atarak sohbet edenlerin arasında
da bulamıyorum. Siz yoksunuz ama buralar aynı. Adını Havlamaz
koyduğumuz köpeğimiz, yaşlı site bekçisi, eroinman Almancı ve
diğerleri...
Herkes bıraktığımız yerde, herkes durağan, herkes olduğu gibi.
İnsanların tatilde taktığı maske gerçeğe en yakın olanı. Kariyerliler
bayağı, rütbeliler sıradan. Ah siz yoksunuz... Bir de Şeref amcanın
hanımı.
Geldiğinin ilk haftası kapı önünde ölüvermiş. Şeref Amca günlerce
Elton John'un "Good By" adlı parçasını dinledi. Kedisi
kaç gün hiçbir şey yemeden kapıya baktı kaldı. Bu yaşlı Alman
kadının ölümü bende başlı başına bir şiir etkisi yaptı. Bir de
siz yoksunuz. Hani her sabah kalktığımda evin önündeki salıncaklı
koltuğa oturmuş bulurdum sizi. Siyah uzun saçlarınızı dağıtıp
uzanırdınız. Bir çöl kızı gibi esmer, yanık tenli ve siyah saçlıydınız.
Hep oradaydınız, elinizde adını okuyamadığım kalınca bir kitap,
yanınızda her zaman bir bardak içecek. İkindi üzerleri fal bakardınız
komşu kadınlara, siz konuştukça kahkahalar çınlatırdı ortalığı.
Siz konuştukça meraklanırdı kadınlar. Ne görürdünüz fincan içinde.
Sizin kahvenizden yol mu çıkmıştı, yolculuk mu?
Hiç kimseye sormadan size ait ipuçlarını değerlendirdim. Buralardan
değildiniz. Ne evliydiniz ne nişanlı. Bir akrabanızı ziyarete
gelmiştiniz belki. Güneyli olmalıydınız. Antep, Antakya yahut
Mersin. Çevrenizdekilerle ilgilenmiyordunuz, akşamları tavla oynayanların
arasına katılmıyordunuz.
Bir sıkıntınız mı vardı?
Sabahları siz duyasınız diye Dede Efendiler, Yesarizadeler, Hafız
Burhanlar çaldım. Akşam üzerleri toplanan arkadaşların sohbetleri
sırasında gözlerim kaçamak takılıverdi uzandığınız şezlonga. Fark
etmediniz beni günlerce. Başlangıçta hoş bakmamıştı bana bu sitede
hiç kimse. Bir başına kalan bir bekardım, akşamları bir sürü misafir
doluşurdu eve, terasta sabaha kadar şarkı söylerdik, ney dinlerdik,
en çok tavla şakırtısı bizim evden yayılırdı, en çok gürültüyü
bizimkiler yapardı. Onlar havuza girdiğinde hiç kimseye yer kalmazdı.
Sonra susup kalırdım onlar gidince, saatlerce sallanıp kitap okurdum,
Bu site pek sevmemişti beni. Belki bu yüzden, hiç bakmazdınız
bizden tarafa. Bir çöl kızı gibi karanlıklara kaçırırdınız bakışlarınızı.
Bir bakkalda geldik göz göze, bir de bahçe kapısında. Belli belirsiz
bir selamla geçiştiriverdik ikimiz de.
Yakınlaşmak ne kadar zor geliyor insana, adım atmak ne kadar güç.
. . .
Altı üstü iki aylık bir misafirlikti benimki. Şehrin öbür ucundaki
evime dönüp kapatacaktım kapıyı. Öncesi siz olmadığınıza göre
sonrasında da olmayacaktınız, hoştunuz, değişiktiniz yalnızca.
Bu yaz yoksunuz. İşte temmuz çıkmak üzere, işte yaz bitti neredeyse,
ne kapınız açıldı, ne bahçe düzenlendi, ne salıncaklı koltuk dışarı
çıkartıldı. Bilmem benden başka fark eden var mı yokluğunuzu.
. . .
Geçen yıl dönüşünüze yakın bir vakit çıkmıştı her şey ortaya.
Biz yarların üzerinde "gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz"
şarkısını
söylerken gelmiş, katılmıştınız bize. Çıplak ayaklarınızla otlara
esirgemeden basarak yürümüştünüz. Teklifsiz oturmuştunuz yanımıza.
İncecik sesinizin hoş yetersizliğiyle canlandırmıştınız koromuzu.
Tanıdık olmuştuk birden. Şafak süzülünceye kadar bildiğiniz bütün
şarkıları, türküleri, hatta ilahileri defalarca söylemiştiniz.
Ben susup dinlemiştim. Bunca zaman izlediğim, merak ettiğim birinin
birden bire başkalarına tanış biliş olması rahatsız etmişti beni.
Kalkarken el uzatmıştınız. El uzatıp vaat etmiştiniz.
-Görüşmek üzere...
. . .
Birkaç gün sonra akşam tül tül ortalığı sararken misafirlerim
oyuna durmuştu. Ali İhsan Amca'nın oğlunun çaldığı akordeona eşlik
edip "Sinane'yi" söylüyorduk biz. Unutmuştuk çevremizdekileri.
Salıncaklı koltukta saat ritmiyle kımıldanarak avazımız çıktığı
kadar bağırıyorduk. Komşular içtiğimizi düşünüyor olmalıydı. Sizin
evinizle benim görüş alanım arasındaki dut ağacının arkasından
bahçenize bakıyordum. Dışarı uğrayıp bize çevirdiniz yüzünüzü.
Şaşkınlık içinde elinizdeki eşyaları bırakıp koştunuz yanımıza.
Sadece bizim anladığımızı sandığımız Çerkesçe şarkıları şakıdınız.
Birbirimize hiçbir şey söylemeden devam ettik eğlenceye. Gece
yarılarına kadar dans ettik, şarkılar söyledik. Senin Adını Kafevafe
koyduk o geceden sonra.
. . .
Ertesi gün elinizde bir kapla yaklaştınız kapıma.
-Size çerkestavuğu yaptım. Tabağa aktarırken ceviz yağları karıştı
gerçi. Hoş görün...
. . .
Üç beş gün sonra bırakıp gittiniz. Giderken ne el salladınız ne
veda ettiniz. Sizden önce siteyi terk
etmediğim için hayıflanmıştım. Tam anlamıyla bırakıp gitmekti
bu.
Oysa yeni tanışmıştık.
. . .
Bu yıl daha bir sönük ortalık. Pek kıpırtı yok. Site sakinleri
mi kocadı ne, eski şen şakrak tavırlar yerini bir durgunluğa bir
durağanlığa bıraktı.
Belki siz yoksunuz diye.
Ben yine buradayım ve yine hiç kimseyle selamlaşmıyorum. Hala
çekingen nazarlarla izleniyorum komşular tarafından. Topunu bahçeye
kaçıran çocuklar bile kuru bir af dileğiyle çekip gidiyorlar.
Akşamları toparlanan tavlacılar bile geçen yılki kadar coşku olmamasından
yakınıyorlar. Ara sıra dostlar geliyor, yar başına gidip ay ışığına
karşı " Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz o ağacın altını
şimdi
anıyor musun?" şarkısını söylüyoruz. Siz yoksunuz, çimenler
nemli değil. Ve ben bu yıl bahçedeki akşamsefalarının arasındayım.
Elton John'un "Good by" adlı parçasını dinlediğimi hiç
kimsenin bilmesini istemiyorum.
Hulusi
Üstün