MEDENİYETLER
ÇATIŞMASI VE KUZEY KAFKASYA FAYI
Harward
Üniversitesi John M. Olin Stratejik Araştırmalar Enstitüsü
Müdürü Prof. Dr. Samuel Huntington’un “Foreign Affairs”
dergisinin 1993 yazında yayınladığı “Medeniyetler Çatışması
mı?” başlıklı tezi Mustafa Çalık tarafından çevrilip “Türkiye
Günlüğü” nün 23. sayısında yayınlandığı zaman Türkiye
entellektüelitesi konuyu tartışmaya değer görmemiş, hümanist
meşreplerinin gereği olan bir safdillikle konuyu ele alarak
“bir takım çevrelerin yersiz vehmi” olarak değerlendirmişlerdi.
Bunu takip eden yıllarda da iç gündemimizin yoğunluğu,
kapımızın eşiğindeki iç tehlikeler sendromu nedeniyle
olsa gerek bu tez anılmaya değer görülmedi.
Ancak 2001 yılı Eylülündeki felaketten sonra Türkiye gündeminde
de telaffuz edilmeye başlanan bu konu daha sonra kitaplaştırıldı
ve Türk aydınları da nihayet bu konuya dair ali kanaatlerini
sunma lütfunda bulundular. Kimisi “Huntigton saçmalıyor”
dedi, kimisi onu dar görüşlülükle suçladı. Öyle ya da
böyle özelde Türk aydını, genelde Batılı olmayan aydınların
tamamı batılı örneklerinden beklemedikleri bir sabit fikirlilikle,
adeta bir kültür faşizmiyle, ırkçı hatta mezhepçi bir
yaklaşımla karşılaşmanın şokunu yaşarken her şeyin gerçekten
Huntington’un tezi doğrultusunda bir mecraya aktığı gerçeğini
buzdan yapılmış putunun eriyişini izleyen bir paganist
teessürüyle gördüler.
Dünya çapında bir fikir adamı olan rahmetli Cemil Meriç’in
dediği gibi “ zavallı Türk aydını hazinelerini gizlemeye
çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını
takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır.”
Geçmişi peşini bırakmayan bir mücrim gibi her dönemeçte
tarihi ve kültürel geçmişiyle hesaplaşmak durumunda kalan
Türkiye bu konjonktürde durması gereken yeri, takınması
gereken tavrı tayin etmekte geç kalmıştır. İşin kötüsü
hala bu konuda tavır önerisi, strateji tavsiyesi gereği
duyan kimsecikler yoktur.
Huntigton 27 sayfalık tezinde dünya siyasetinin yeni bir
mecraya doğru aktığını, bu yeni dünyada mücadelenin esas
kaynağının ideolojik veya ekonomik değil kültür temelinde
gerçekleşeceğini kehanet buyuruyordu. Bu teze göre söz
konusu kültürel çatışma kaçınılmazdı ve dünya yedi sekiz
uygarlık alanına ayrılmıştı. Bu uygarlık alanları Batı,
İslam, Konfiçyüs, Slavik, Latinik, Japon ve Negroik kültür
alanlarıdır. Geleceğin en önemli kanlı mücadeleleri bu
uygarlıkların yaşam alanının birbirinden ayrıldığı kültürel
fay hatları boyunca gerçekleşecektir.
Bosna ve Kosova savaşlarının Slav, İslam ve Batı kültür
alanlarının kesiştiği bir coğrafyada, Afganistan krizinin
ise Konfiçyüs, İslam ve Slav kültür alanlarının sınırında
vuku bulması bu kehaneti doğrular gibi. Çeçenya’daki soykırım
ise kuzey kültür fayı üzerinde gerçekleşen bir felaket.
Bu durumda gerek yeni dünya teorisyenlerinin, gerek Huntington’un
yorumları çerçevesinde Kuzey Kafkasya’daki savaşların
küresel krizler bağlamında ele alınması ilginç sonuçlar
doğuracaktır.
Hümanist ve çağdaş söylemli batıyı, medeniyetinin temellerini
sorgulamak suretiyle anlayabiliriz çünkü her olay bir
dizi birikimin ürünüdür. Bugünkü batı medeniyetinin dinamiklerini
de maddeci Eski Yunan medeniyeti, bencil Semitizm ve kultanrıcı
gelenekli Avrupa Hıristiyanlığında aramak gerekecektir.
Modern düşüncenin doğumu aşamasında Avrupalıların yaşadığı
fikir çalkantıları, kiliseler arası çatışmalar, engizisyon
adaleti ve Protestan kalkışma incelendiği vakit korkunç
bir bilanço göz önüne serilir. Yok edilen yeni dünya medeniyetleri,
Pasifik ve Okyanusya’nın katledilen yerlileri, bir tek
tuğlası kalmamak koşuluyla yerle bir edilen görkemli Endülüs
bunlardan bir kaçıdır sadece. Eğer batı Medeniyetinin
yapı taşları analiz edilecek olursa orada Kızılderili
kanı, zenci teri ve Endülüs kütüphanelerinin külleri görülecektir.
Her ne kadar Fransız devrimi sonunda ulus bilinci Avrupa’ya
hakim olduysa da görülen odur ki modernite Avrupa’da dini,
seküleritenin üzerine çıkartıp uluslar üstü bir müşterek
haline getirmiştir. Bu hal gerek Avrupa Birliği yapılanmasında,
gerek Bosna karşısındaki biganelikte kendisini bariz bir
şekilde ortaya koymuştur. En son 11 Eylül olayının faturası
Müslümanlara çıkartılırken batının yek vücut bir halde
ortak fikir sunmuş olması bu kanaati doğrular gelişmelerdi.
Artık ister Kapitalist, ister Sosyalist, ister Liberal
olsun, ister İngilizce ister Fransızca konuşsun Batı Medeniyeti
ve onun içinde eriyik olmuş bütün unsurlar için haç, Aslan
yürekli Richard için ifade ettiği anlamı ifade etmektedir.
Bu konjonktür Hazreti Adem’den beri savaş ve toplumsal
devinim mekanı olan Kafkasya’yı nasıl etkileyecektir?
Çarlık Rusya’sının Çerkes soykırımı günahının ve Sovyet
Sosyalist döneminin Ahıska, Kırım, Çeçen, Balkar günahının
mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun bölgede hakimiyet
sürdürme gayretleriyle petrolden pay alma hevesindeki
diğer batılıların planları arasında sıkışıp kalmış çilekeş
yerli halkların durumu ne olacaktır? Memleketleri pay
edilirken onlara fikirleri sorulacak mıdır?
Bölge Huntington’un kehanetlerinin ötesinde bir paradoksa
mekanlık edecek gibi...
Slav dünyası, batılının gözünde her zaman ayrı tutulmuştur.
Bütün Avrupalı ulusların kanını taşıyan Romanov hanedanı
döneminde de, İngiliz ve Fransız aydınının ütopyası olan
Proleter devrimini uygulama cesaretini gösterdikleri Sosyalist
dönemde de bu ayrımcı zihniyet sürmüştür. Batılı, Rus’u
kazıyınca altından bir Tatar’ın çıkacağını düşünmekte
ve güçlü bir Rusya yerine sarhoş balıkçıların ülkesini
görmeyi tercih etmektedir. Rus uygarlığı, bozkır göçebelerinin
döllediği barbar kadınların emekleri ve Semitist Hazarların
ticari yetenekleri üzerine bina edilmiştir. Bu noktada
Batılılar için güven telkin etmekten uzaktır. Dolayısıyla
dünya petrol rezervinin beşte birini saklayan Hazar havzasının
anahtarının Rusya elinde olması Batıyı huzursuz edecektir.
Bunun ötesinde az evrimleşmiş halkların yaşam alanlarında
hak iddia eden Batılılar bu yaşam alanlarının zenginliklerini
damarlarında şaibeli bir kan taşıyan Rus ulusuna ya da
Slav halklara bırakmaya asla rıza göstermeyecektir. Dolayısıyla
Batı, medeniyetler çatışmasına Huntington’un sandığı kadar
yek vücut bir halde çıkamayacaktır.
Kafkasya İslam dünyasının, yani batılılara göre “Ötekiler’in
“yaşam alanının kuzey sınırıdır ve İslam’ın kuzeye doğru
yayıldığı yıllarda Arap fatihler bu dağların kuzeyine
geçememiş, fetih orduları bu bölgede erimiştir. Doğuda,
batıda ve güneyde çok uzak topraklara ulaşan İslam dini
kuzeyde Kafkas dağları tarafından durdurulmuştur. Kuzey
Kafkasya’nın üstündeki bölgelerin İslamlaşması daha sonraki
dönemlerde büyük ölçüde Türk eliyle gerçekleştirilmiştir.
Dolayısıyla bu bölgedeki sınır, bin üç yüz yıldır onlar
ve bunların yaşam alanını birbirinden ayırmaktadır. Bu
nedenle büyük savaşların kültürel sınırlar üzerinde gerçekleşeceğini
söyleyen Huntington bu zamana kadar bilinmeyen bir gerçeği
keşfetmiş olmuyor. Çünkü Kafkasya yüzlerce yıldır sınır
bölgesi olmanın hesabını vermektedir.
Evet yüzyıllardır bu bölgedeki kültürel yapı Rus yönetiminin
güney sınırını tehdit etmiştir. Fakat bölge kendi içinde
enteresan bir özellik gösterir ki bu da tarih boyunca
hiçbir zaman dini farklılık nedeniyle bölge halklarının
birbirini yok etmek istememiş olmasıdır. Şayet bu düşünce
var olsaydı, bin yıldan fazladır İslam coğrafyası olan
bölgenin orta yerinde Gürcü halkı, Abhaz halkı, Asetin
halkı Hıristiyan olarak varlığını koruyamazdı. Bölgedeki
dini müsamahaya dünyanın bir başka yerinde kolay kolay
tesadüf edilemez. Bunun nedenini sosyal hayatın her aşamasında
etkin yaptırımı hissedilen örf adet kuralları ve Kafkasyalılık
üst kültüründe aramak gerekir.
Beş asır önce istila ettiği İspanya’da kısa bir süre sonra
bir tek Müslüman Endülüslü bırakmayan batılı bu müsamahayı
anlayacak idrakten yoksundur. Osmanlı da İstanbul’u fethedeli
beş asır olmaktadır ama bu şehirde hala beş asır önce
yaşayan gayrimüslimlerin torunları yaşamaktadır. Tanrı
bunu anlama yeteneğini de batılıya bahşetmemiştir.
Batı alıp kendine mal etmenin, doğu karşısına geçip seyretmenin
yeridir. Doğulunun ‘fetih’ dediği kavramla batılının ‘Conquest’
kavramının arasındaki binlerce can, vahşet ve felaketle
örtüşen nüans, işte bu mülk edinme anlayışı farklılığından
doğmaktadır.
Kafkasya batılı mülkiyet anlayışıyla fethe girişilmiş
bir bölgedir. Bu anlayışla fethedilmiş dünyanın diğer
bölgeleri gibi burası da felaketlerin mekanı olmuştur.
Fetih (Rusça’sı zavoyevat yani savaşla almak) tıpkı Amerika’da,
Afrika’da olduğu gibi yıkımdan başka bir şey getirmemiştir.
Buna rağmen fethi tamamlanmamış olan Kafkasya bundan sonra
da dün olduğu gibi, bugün sürdüğü gibi bu anlayışın felaketlerini
yaşamaya devam edecektir.
Fakat kutsal kitaplar Tanrının rövanşından bahsetmektedir.
Dolayısıyla bu bitmemiş kavganın sonunu yani bölgedeki
bundan sonraki gelişmeleri asıl belirleyecek olan bölgenin
iç dinamikleridir. Gürcü halkının haritada Kafkasya’ya
bakıp iştahlanan büyük güçlere karşı takınacağı tavır,
hayata geçirilememekle birlikte her zaman gönüllerde canlı
tutulan konfederasyon fikri savunucularının varlıklarını
daha etkin bir şekilde ortaya koymaları, Çeçen halkının
ölümüne sürdürdüğü mücadelenin ne şekilde son bulacağı,
Azeri Ermeni İhtilafının taraflar arasında aklı selim
bir şekilde çözülme ihtimali ve Türkiye’nin bölgeye bakış
stratejisi... bunların hepsi yarının Kafkasya’sını kaos
ya da huzur merkezi yapabilecek gelişmelerdir.
Öncelikle bölge yönetimlerinin birbirleriyle bir arada
yaşamayı kabullenmesi gerekmektedir aksi halde onların
varlıklarını sürdürdüğü coğrafya ayaklarının altından
çekilip alınırken kendilerine ne düşündükleri sorulmayacaktır.
Sahip oldukları zenginlikler başkaları tarafından yağmalanırken
onlara verilen pay başkalarının uygun gördüğü miktardan
ibaret olacaktır. Gürcüler Abhazlar’la savaşmak üzere
gençlerini ölüme yollarken, Osetler İnguşlar’ı küstürürken,
Ermeniler sahip olduklarıyla yetinmeme anlayışını sürdürürken
Kafkasya Habil Kabil kavgasının mekanı olmaya devam edecektir.
Politik ve ekonomik kimlikler kolayca değişirken kültürel
kimliklerin değişmesi imkansıza yakın bir zorluk taşımaktadır.
Sovyetlerin komsomolleri, polit büro üyeleri, ateist ideologları
ve Enternasyonal marşı söyleyenleri bugün kapitalist olmayı
becermiş, inanç sahibi olmuş, doğrularını değiştirmiştir
fakat “Çörni Job” denerek aşağılanan Kuzey Kafkasyalılar
Rus olamamışlardır. Rusların ve şeriklerinin gözünde onlarla
aynı haklara sahip olduklarını kabul ettirememişlerdir.
Etnik ayrılık hala dünyanın her yerinde yok edilmek için
yeterli sebeptir. Rusya’da dört asırdır aynı sebep sonuç
ilişkileri içinde sürüp giden kavgaya yeni dünya teorisyenleri
de bir çözüm getirememiştir. Durum onu gösteriyor ki getiremeyecektir
de.
Anadolu coğrafyasına sıkışmış olan Türkiye tarihi ve kültürel
bağlarla hem Balkanlı, hem Kafkaslıdır. Bölgenin ısınması
arttıkça Türkiye’nin sorumluluğu artmaktadır. Dünyanın
her daim kaynayan iki bölgesinin - Balkanlar ve Kafkasya
- arasında sulh ve selamet adası olmaktan başka şansı
bulunmayan Türkiye bir strateji merkezi oluşturarak bu
kültürel fay kırıkları üzerinde meydana gelecek toplumsal
sarsıntıları hazırlıklı karşılamalı, başta bölge halklarının
varlığını sürdürmesi için, daha sonra dünya dengelerini
bozacak derece bir güç dengesizliği oluşmaması için politikalar
üretmelidir. Bölgedeki her gelişme Türkiye’ye sorulmalı
ve tatminkar çözümler alınmalıdır. Yıllardır ilişkili
olduğu coğrafyalarla ilgili bilgileri oryantalistlerden
alıyor olması Türkiye için bir eksikliktir. Bunun için
en önemli gereklilik Kafkasya ile ilgili verilerin toplanacağı
bir merkezin tesisi ve yerli bir fikri elit tabakanın
oluşturulması olmalıdır. Türkiye’nin asli sorumluluğu
bölge yönetimlerine bunu telkin etmek, öncelikle bölgede
yerli halkların varlığını korumaları için uğraşı vermek,
Kafkasya’nın Kafkas halklarının bir arada yaşayacakları
ve yaşam alanlarının zenginliklerinden öncelikle kendilerinin
istifade edecekleri bir hal alması için politika üretmek
olmalıdır.