|
|
 |
|
 |
ÖLÜM
VE SAVAŞA DÜŞÜLMÜŞ DERKENARLAR - I -
HULUSİ
ÜSTÜN
Hiç
kimse yokken iyi ve kötü, zalim ve mazlum, köylü
ve şehirli, soylu ve soysuz adına, Kabil ve Habil
vardı yeryüzünde. Paylaşmayı becerememiş olmaktı
suçları. Birinin avucunda bir tutam başak, diğerinin
yedeğinde kurban edilmek üzere hazırlanmış bir hayvan
olduğu halde çıktılar yaratıcının huzuruna. İkisi de
sundu elinin altındakini. Kabil yenik çıktı bu
yarıştan çünkü tanrı doğrudan yanaydı. Doğrudan,
suçsuzdan, çizgiye uyandan, sınırı gözetenden ve
yapıcı olandan... Hırs, öfke ve insana ait ne kadar
zaaf varsa yığılıverdi Kabil'in üzerine. Yaşamak için
biraz bilgi, biraz gayret ve sınırsız sabır lazımdı
oysa. Sabrı anlatmamışlardı ona belli ki.
Karardı Kabil'in gözleri.
Aklının yetmediği yerde koluna başvurur ya insan, işte
bu Kabil'den kaldı kişi oğluna.
Günahsız kardeşinin cansız bedenini yıktı yere.
O ne benzersiz felaketti, o ne emsalsiz dehşetti ki
dağ taş çığlığa durdu birden.
Toprak bir kocaman ağız olup dile geldi.
Kurt kuş koşuştu insan neslinin kanı yere düşmesin
diye. Ne çare...
Böyleydi ezelden karar kılınan...
Sustu ve kasılıp kaldı düştüğü yerde Habil.
Öfkesi geçip yaptığı cinayetin soğuk ve ürkütücü
sonucu beyninde canlanınca kardeşinin baş ucuna eğilip
çöktü Kabil.
Gittikçe soğuyan cesedi elledi önce, yanağına vurdu,
göz kapaklarını araladı, uyanması için yalvardı
yakardı.
Bütün canlılar sırtını döndü katil kardeşe, gökyüzü
kararıp sağanak yağmurlar boşalttı, dereler, nehirler
taştı, ırmaklar coştu.
Kabil'in feryadı bastırıyordu öfkeli gökyüzünün sesini.
Henüz insanın şenlendirmediği ıssız dağlar çın çın
ötüyordu haykırışından.
Gelecek bütün katillerin vicdan azabını duydu
yüreğinde.
O ne korkunç bir acıydı ki sustu gökyüzünün öfkesi.
Sırtına aldı kardeşini Kabil.
Alaca açıkta bırakıp gidemezdi ya onu.
Sırtına alıp dağ dağ, ova ova gezdirdi.
İnleyerek,
Ağlayarak.
Habil'in cesedi kokuncaya dek dolaştırdı onu ne
yapacağını bilmez bir vaziyette.
Ta ki tanrı ona ölümün ayıbını, acısını ve dehşetini
gizleyeceği tek yeri gösterinceye dek...
. . .
Kabilden beri seviyor ve öldürüyor insanlık.
İlkini görev olduğunu bilmeden, ikincisini
haksızlığını kabul etmeden yapıyor. Anlamsız kılıflar
uyduruyor ikisine de. Kendince kabul edilir hale
koyuyor. Farklı adlar veriyor ve farklı
gerekçelendiriyor. Sevdikçe güçsüz hissediyor
kendisini, öldürdükçe güçlü.
Hala herkes Kabil gibi.
Vurup öldürüyor insanlık, yakıp yıkıyor, sürüp
çıkartıyor. Ne olurdu atom çekirdeğini parçalamak
yerine yaşamı başkaları için zorlaştırmamanın
keşifleri yapılsaydı.
Mitoloji bizim için Kabil'in çocukları der... Ama hep
Habil olduk biz. Hep tanrının kendisine verdikleriyle
yetinmeyenler bizde olanlara göz dikti. Bizim
dedelerimiz sürüldü, bizim memleketimiz yakılıp
yıkıldı, dağıtılan biz olduk. Başkalarının kurguladığı
canavarlıkların mekanı oldu memleketimiz.
Kabil'in hatasıyla başladı her şey, şimdi global
güçler soyundu Kabil'in rolüne.
Ama tanrı Kabil'e günahını gizleyeceği yeri
göstermişti. Ya Grozni'yi nereye saklayacak onlar?
Yıkılmış Çeçen ülkesini, tarumar edilmiş Kafkas
coğrafyasını nereye saklayacaklar.
Ve nasıl kaçacaklar zalime karşı hep adaletli olan
tarih denen yargıçtan...
|
ÖLÜM
VE SAVAŞA DÜŞÜLMÜŞ DERKENARLAR -II-
Hulusi
Üstün
Her şeye hakkımız vardı yaşadığımız sürece. Özür
dilemeyi bildikten sonra her türlü hata hoş
görülebilir. Gerçeğin bir parçasıydı yanılgılarımız
da... İlk cana kıyan sınırı geçmişti. Sonraki her hata
ona ulanmıştı bir şekilde. Sona erdirdiğimiz her yaşam
dünyayı yeni baştan kurmayı gerektirecek kadar
affedilmez bir suç. Seçme hakkımız hep olmuştu oysa.
Özür dilemeyi bildikten sonra her yanılgı bir şeyler
öğretirdi bize.
Öldürmeye hakkımız yoktu sadece.
Barışı korumak için silahlanan zavallıların ikiyüzlü
uğraşılarıdır tarihin anlattıkları. Güçlünün koşulsuz
doğruluğu, haklılığı ve zaferidir artık gelecek
kuşakların okuması gereken. Kabil'in oğullarıdır oysa
o güçlüler... Kendilerine tanınmış süre içinde
hükümlerini uygulayacak olanlar. Yaradılışın
verdikleriyle yetinmemek ortak yönleridir. Kendilerine
ait yaşam alanından çıkmak, "Güçlü olduğum için
haklıyım!" demek başlıca yanılgıları.
Filip'in oğlu İskender'i Makedonya'dan çıkarıp
Keşmir'e getiren saik neydi?
Neden Tanrının kendisine ilk soluğu verdiği
toprakları, zeytin bahçeleriyle dolu Yunanistan'ı
bırakıp çok uzakta, Babil'de öldü? Ölmek ve öldürmek
için işe koyuldular... Balık pulu biçimli zırhlara
bürünüp yollara döküldüler, en dayanıklı ağacın
dişbudak olduğunu keşfedip kargılar mızraklar yaptılar
onunla, birbirleriyle çekişerek yeryüzünü
karıştırmaktan başka bir şey yapmayan tanrılarından
izin aldılar.
Vahşette devrim yaptı onlar.
Oysa çağın en uygarıydılar...
Milyonlarca kudurmuş yobazı Avrupa içlerinden kaldırıp
Kudüs yollarına düşüren dert neydi ya? Amaçları kan
döküp tanrıya yaranmaktı, peygamberin şehrinde can
almaktı gayeleri.
Bu yüzden yüksek tapınakların sunaklarında esirlerin
kalbini çıkaran bir Aztek rahibi kadar
anlaşılmazdılar.
Bunu anlamadılar.
Hep öldürenleri yazdı tarih. Hep yıkanları, bozanları.
Onlara
ödül verircesine ölümsüzleştirdi adlarını.
Adlarının önüne övücü sıfatlar koydu. Büyüktü her
biri, aslan yürekliydi, cesurdu, yılmazdı...
Onursuzların yazdığı tarih de onursuz...
Şimdi bombalarıyla, füzeleriyle, yer götürmez
askerleriyle ve karınca sürüsü gibi tanklarıyla
geliyor onlar. Paylaşıyorlar tanrının bize sunduğu
yaşam alanını ve yakıyorlar bize ait her şeyi.
Çocuklarımız öldürülüyor teşhis edilemeyen silahlarla
ve kadınlarımız utandırılıyor. Mezarlarımızı
savuruyorlar, tahammül edemiyorlar bize ait hiçbir
şeye. Her cepheden, her yönden, her çeşit silahla...
Onursuzca, zalimce, ama kuvvetli bir şekilde, amansız
acımasız...
Ne işi vardı yaşamaya aklının kesmediği bu dağlarda.
Ne için silah kuşandı salkım salkım askerler. Ve nedir
muradın bütün bu gayreti gösterirken.
Paye mi, para mı, tanrının rızası mı?
İnsanın, yaptığı her şeyden hesaba çekileceğine
inanmak mazlumların tek tesellisi...
Nerede olursanız olun ölüm size de yetişir... Göklere
yükseltilmiş burçlarda da olsanız, uzakta da olsanız
yakında da olsanız.
Yaşamak yapıcı olmaktır oysa.
|
|
Kölelerin
kral olduğu Mısır ve Anzour
ÖLÜM
VE SAVAŞA DÜŞÜLMÜŞ DERKENARLAR -III-
Mısır'ın
görkemli Kölemenlerinin tacını tahtını yerle bir eden küpeli
kralı nasıl yazıyor tarih? Halifeyi esir edip ülkesine getiren,
yardımcısının başını kesip üç gün yanında taşıyan "Ulu
hakan!"
Düşmanlarıyla aynı kıbleye dönüp aynı Tanrıdan af diliyordu.
"Bana utku ver çünkü yeryüzü iki kral için çok dar..."
Yaşlı kral Kanşouko Anzour, daha yakın zamana kadar kendisine
"Muhterem pederim!" başlığıyla yazılmış mektuplar
gönderen bu gencin birden bire binlerce askerle ülkesini
işgal edişini anlayamıyordu.
Çok görmüş, uzun yaşamıştı.
Yoksunluğun öyle bir şekli vardır ki adına kölelik derler,
kişi kendi vücuduna bile sahip değildir.
Alınıp satılır, dövülür ve aç bırakılır. Başkalarının istediği
şekilde yaşar ve başkaları bir eşyaya bakarcasına bakar
onun yüzüne. Özleyemez, sevemez, edinemez, vazgeçemez, yeğleyemez.
Anzour bunu yaşamıştı.
Baylığın, varlığın öyle bir şekli vardır ki adına krallık
derler, ölümlü bir anadan doğan bir başka ölümlünün ulaşabileceği
son kertedir o.
Kararı o verir her şey hakkında, istekleri başkaları için
emirdir ve başkaları basit kulcuklardır onun için.
Yaşlı kral bunu da biliyordu.
Uzun ömrü boyunca hiç görmeyip, hiç anlamayıp hiç bilmediği
şeyin bu küpeli kraldaki ihanet, hırs ve aç gözlülük olduğunu
anladı.
Bu akşamın her şeyin sonu olduğunu kavradı.
Yılların beyninde biriktirdiği görüntüler patlayıverdi birden,
yaşam denilen bilinmezi sorguladı.
Başlangıcı anımsamaya çalıştı, bitişi kurguladı.
Kuzeyde bir yerlerde köle olarak doğmuştu ve kader onu Mısır'a
sultan yapmıştı.
Mısır'ın kaderiydi bu... Hep köleler kral olurdu orada.
Yakup'un oğlu Yusuf da bir köleydi, Salahaddin de, Baybars
da...
Ama hiç birinin karşısına bu kadar kararlı bir düşman çıkmamıştı.
Bitiş de bir kralın çalkantılı ömrüne uygun olmalıydı.
Yanındaki
askerlerine artık kimselerin anlamadığı bir dille bağırdı.
"Marje, dapegu!"
Sonra soyuna yakışır bir cesaretle sürdü atını...
Savaşın yıkıntısının ortasında durup bağıran Kurtbey'in
çağrısını şöyle aktardı tarihçi İbni Zabul "Sözlerime
kulak verin ve iyi dinleyin ki aranızda kaderine ve kanlı
ölüme koşan süvarilerin de bulunduğu sizler de ötekiler
de öğrensin.
İçimizden biri bile sizin bütün ordunuzu yenebilir.
Eğer inanmazsanız deneyelim.
Ama söyle adamlarına ağzından ateş çıkaran silahlarını bıraksınlar.
Yirmi bin kişisiniz, savaş düzenine girin ve durun.
Yalnız üç kişi bileğinin gücüyle, kılıcının ağzıyla sizi
darmadağın edecek.
Bu üç kişinin başaracaklarını sağ kalanlar çocuklarına anlatacak.
Dünyanın dört bir yanından sürü sürü asker toplamışsınız.
Aralarında siyahlar, sarılar, beyazlar var.
Kıble ehli olan ve olmayan da var.
Karşımıza çıkmaya korkanların icat ettiği, ağzından ateş
çıkaran silahlarınız var. Bu mu peygamberin önünde yürüdüğü
ordu?
Bu tüfeği bir kadın ateşlese bir grup erkeği öldürebilir.
Yazıklar olsun size! Yazıklar olsun size ve tetiğini korkakların
çektiği tüfeklerinize!"
Ve tüfekler patladı kurşuna karşı kılıç sallayan şanssız
kahramanların göğüsleri üstüne.
Güneş süzülünceye kadar tüfekler patladı, toplar ateşlendi,
atlar kişnedi, kurşundan sıyrılabilen kılıçlar can yaktı.
Yiğitlik ve onur o savaş meydanında kaldı.
O günden sonra Mısır ülkesi güzel olan hiçbir şey görmedi.
Sonsuz bir kaos devrinin içine düştü Mısır.
Ne Kavalalılar, ne sömürgeciler ne de Kral Faruk Mısır'a
Anzour'un çağını yaşatamadı.
Hala bir savaştan diğerine koşuyor insanlık.
Hiçbir iyi sonucu olmadığını bile bile yıkıyor şehirleri,
tanımadığı gençleri öldürüyor, tanımadığı anaları ağlatıyor,
tanımadığı çocukları kimsesiz bırakıyor.
. . .
İşte yakıp yıktığınız şehirler için,
alçakça öldürdüğünüz gençler için,
zehirledikleriniz, sakat bıraktıklarınız, ümitlerini yok
ettikleriniz için,
bomba sesleri, kurşun vızıltıları, tank gürültüleri arasında
duyamasanız da bağırıyorum.
İbni Zebul'un feryadı gibi tarihin bir köşesine derkenar
düşülsün diye.
Durun!
Susturun korkakların ateşlediği füzelerinizi.
Uçaklarınızı indirin, tanklarınızı çekin.
Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sizin ve bizim
için.
Savaşın sonuna hep kaos yazıldı. Hep felaket yazıldı.
Ah ne kadar aciz bu kelimeler...
Ne kadar basit, kolay ve iki yüzlü...
Anlatamıyorum vatanımın halini...
Anlamıyorsunuz.
Daha gelişmişini yapmak için uğraştığınız silahlar vahşiliğinizi
arttırmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Aklınızı ve yüreğinizi hiç dinlemiyorsunuz. Hep şeytanın
fısıldadığı sözlerle hareket ediyorsunuz.
Eksiksiniz, zavallısınız. Ünlü, payeli, zengin fakat zalimsiniz.
Yeter ey insan soyu...
|
Hulusi
Üstün
m@il: Margusey@yahoo.com
|
|
|