KARGALARA
KALAN DÜNYA
Akşam duydum
gittiğini, omuz silktim. "Kurtuldu!" dedim.
Sürpriz olmadı benim için, ama yokluğunun içimde bırakacağı sızının
bu derece belirgin olabileceğini düşünmemiştim. Hafızamda bir
köşeye atılmış görüntüler canlandı birden. Hanımının yorgun ve
yaslı yüzü, çocukların Zelim'le Çahar'ın erkenden olgunlaşmış
tavırlarını dondurduğum kareler kımıldandı.
Bayram sonrası hava soğumuştu birden.
Ben bilgisayar başında film seyrediyordum, annem börek için pırasa
yıkıyordu, Şerif oğlunu uyutuyordu herhalde, Habibe işten eve
dönmek üzere servise binmişti. Ayaza durmuştu ortalık "Salman
Raduev tutulduğu hapishanede öldürülmüş" dediler.
Babaannem yaşayıp duysaydı bu haberi "Awey!" derdi.
Söyleyecek bir şey bulamamanın, kelimelerin kifayetsizliğinin
ifadesiydi bu ünlem.
"Awey!"
Adını Pervomayskaya
köyüne yaptığın baskınında duyduk ilk önce. Üç yüz aslanla birlikte
Dağıstan'ı tutmuştun. Kıştı, ayazdı... Araklıksız bombardıman
edilen Köyde çekilen görüntüleri defalarca izledim. Üç yüz onurlu
gencin hangisinin komuta yetkilisi olduğu
belli değildi. Gülüyorlardı, şakalaşıyorlardı kendi aralarında.
Yakınlarını sıyırıp geçen, pencere pervazlarını, kapıları delik
deşik eden mermilerin tehdidini umursamıyorlardı. Sırasıyla dışarı
çıkıp ateş ediyorlardı uzaktan bomba yağdıran korkakların üstüne.
Onca karmaşa arasında sakin sakin yemek hazırlayan Leyla'nın görüntüleri
etkilemişti beni en çok. Gözünde miyop gözlüklerle patates soyuyordu
mücahitlere, sonra elini eteğine sürüp kurutuyor, kaleşnikofunu
alıp kapıya koşuyordu.
Etrafı çınlatan bomba seslerine mücahitlerin haykırışları katılıyordu.
Allou Akbar! Allou Akbar!
Ya Hollywood
yapımı uçuk senaryolara alıştığımızdan, yahut gerçek dışı kurgularla
meşgul muhayyilemize bu derece açık bir gerçeği sığdıramadığımızdan
Pervomayskaya'nın destanını yazamadık, filmini çekemedik, şiirini
yazamadık. Onlar kırık dökük otobüslerine binip, yanlarında şehit
düşen kardeşleri olduğu halde Çeçenya'ya doğru yola çıktığında,
kasılmış cesetlerin başında köpekler uluduğunda, bir sis bulutu
kendilerini takip eden Rus gözlerini göremez kıldığında bizim
gözlerimiz de sizin şaşırtıcı kahramanlığınıza kapanmıştı artık.
Bugünlerde Yüzüklerin Efendisi'nin ikinci bölümü oynuyor sinemalarda.
Binlerce biletle kapalı gişe...
Gençler Elflerle Horbitleri konuşuyor. "Elf ülkesi ne kadar
güzeldi. Cüce ne kadar cesurdu!" Gazeteler Hülya ile Kaya
aşkının son halini sekiz sütuna manşetle duyuruyor. Her köşeden
Sezen'in sesi yükseliyor, mutsuz ve karanlık yüzlerde çınlıyor
alabildiğine. "O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz!"
O hep şarkı söylüyordu zaten. Geriye dönüp baktığımda geçmişime
ait her unutulmaz dönemde Sezen'in şarkıları olduğunu görüyorum.
Loş mabed köşelerinde menkıbeler anlatıyor müminler "Şeyh
Hüdai su üstünde yürürdü, Ebul Vefa olacağı bilirdi. Ali Haydar
Hayber'in kapısını söküp kalkan yaptı, eline aldı." Şartlandırdık
kendimizi görüntülere ve seslere.
Gözlerimizi bağlayıp saldılar dünyanın ortasına, körebe oynar
gibi oynuyorlar bizimle. Biz elimizin değdiği cüceleri cesur sanıyoruz,
sanal ülkelerin güzelliğine hayran oluyoruz. Durmaksızın anlatıyorlar
bize eskileri ve kendi hayallerini. Onların anlattıklarına göre
şekilleniyor kafamızdaki görüntüler. Biz gerçeklere kapadık ruhumuzu.
Gerçek kahramanları tanımıyor ruhumuz. Çok değil, kırk sene önce
Kübalı Che Guevera'ya ağıt yakan vicdanlar Salman'ı tanımıyor.
Che'nin sesini Küba'dan duyanlar Kafkas dağlarındaki bomba uğultusuna
karşı tekbir getiren yiğitleri duymuyor. Che'yle öğünen zavallılar
Salman'ı akıl mantık terazisine vuruyor, Raduev'i ince mantık
hesaplarıyla sorguluyor. "Ama böyle yapmakla yanlış yaptı"
diyorlar. Bildiğim bütün küfürleri, aşağılama çağrıştıran her
şeyi o soysuzların yüzüne haykırmak, haklarında düşündüğüm her
şeyi dile
getirmek için bir tek fırsatım olsa... Onlara mehdiye dizecek
kadar yüreği olmayanlar insafsız yargı terazileriyle onurluları
tartmak cesaretini nereden alıyorlar?
"Awey!"
Salman...
Senin şehit edildiğin saatlerde İstanbul'da dar bir sokağa açılan
güneş görmez bir dairede huzursuzluk içinde kıpırdanmıştı eşinin
kalbi. Sana dair o kadar çok ölüm haberi almıştı ki artık duyduklarıyla
değil hissettikleriyle senin ölümüne kanaat getirecekti. Bu kez
duyduklarının doğru olduğunu yüreğinde hissetmişti. Çocuklarına
sarılıp ağlamıştı ilk defa.
Salman... Senin şehit edildiğin saatlerde sokaktan bozacı geçiyordu.
Apartman kapısının önünde gürültü yapıyordu gençler. Ben zamaneye
teslim olmuştum. Ben sıyrılmıştım endişelerden. Ben dua etmiyordum.
Masamın üzerinde Kerime Nadir'in Samanyolu adlı romanı vardı.
Soğuktan dolayı pencereleri açamadığım için oda yoğun bir sigara
dumanına teslim.
Senin ölüm haberini suskunlukla karşıladı soydaşların.
Duydun mu bilmem. Arbi'nin yeğeni Mousar kırk arkadaşıyla birlikte
Moskova'yı bastı ve özgürlüğün bedelinin ne olduğunu gösterdi
dünyaya. "Siz yaşamayı ne kadar istiyorsanız ben de ölümü
o derece çok arzuluyorum" diye haykırdı sağır dünyaya. Adı
duyulmadık bir gazla zehirlediler onu. Bembeyaz yüzlerinde selim
bir ifade donuklaşıp kaldı her birinin. Dünya lanet okudu onu
zehirleyenlere.
Hamzat sürgün edilmiş bir dağlı artık. Nereye gittiğini bilmeden
sürüyor atını. Dağları teslim aldılar Salman, şehirler ve gündüzler
hep onlarındı.
Şamil bir ayağının cennette olduğunu biliyor, Mashadov yorgun,
Ramzan sınırdışı edilecek, Zakaev Avrupa'da koşuşturup duruyor,
Seyit Hasan ancak namaz saatleri bırakıyor masasındaki kağıt yığınlarını.
Egi İstanbul'da, omurgasındaki ağrı şiddetlenmiş, ayağa kalkarken
daha da zorlanıyor.
Ve binlerce insanın üzerine kar yağıyor İnguşetya'da.
Yokluk açlık daha bir ölümcül artık. Sen Kafkas kışını bilirsin
Salman. Dört yıl var ki soydaşların yeni yıl kutlamıyor.
. . .
Sen üzerine düşeni yaptın Salman. Artık rahat olmalısın cennette.
Gariplerin efendisi orada çünkü, yüzü siyahın en aydınlığına boyalı
Bilal orada. Hepsi saçılmış inciler gibi bir ayarda, aynı tazelikte.
Ara orada. Babaannemi bulacaksın. Benim yerime tut ellerinden
ve ona de ki; " Küçük oğulcuğunun buradakileri özlüyormuş."
. . .
Atmacalar şahinler uçtu gitti, gökyüzü bulanık ve karışık. Yıkıldı
mutluluk yuvası evler, soydaşlarım dünyanın dört bir yanına dağıldı.
Yollara düşmüş insanlar var her tarafta. Birer ikişer eksiliyor
kalabalıklar. Doğan çocuklara hiç kimse ümit bağlamıyor. Pir Sultan
haykırıyor içimde, dört duvarda yankılanıyor sesi. "Dönen
dünya, solan dünya, yalan dünya. Kargalara kalan dünya."
Awey!
Hulusi
Üstün